Emperyalist Batılılar, Müslümanları harp meydanlarında yenemeyince farklı yöntemler kullanmaya yöneldiler. İngilizler 1876’da Osmanlı’yı “hasta adam” ilan ederek topraklarını paylaşma hevesine kapıldı. 1. Dünya Savaşı’nın asıl amacı buydu. Batı, Osmanlı’nın en zayıf döneminde, Çanakkale’de hezimete uğradı ve harpler yoluyla sonuç alma ümidini büsbütün yitirdi.
19. yüzyılda Avrupa’da başlayan milliyetçilik hareketleri gerçekte Osmanlı’yı parçalamayı amaçlıyordu. Çünkü Osmanlı pek çok etnik unsurdan oluşuyordu. Ulus-devlet anlayışı teşvik edilerek farklı etnik unsurlar arasına mesafeler konuldu. Kavmiyetçilik yapmak yüksek bir idealmiş(!) gibi gösterildi. Osmanlı’ya vücut veren kavimler ayrıştırılmaya çalışıldı.
Ulus devletler, yalnız bir kavmin haklarını korumayı amaçladı. Diğerleri arasında soğukluk oluşturdu. Onları, ya yok saydılar, ya da asimileye giriştiler. Tabii olmayan bu yöntem farklı unsurları karşı karşıya getirdi. Birbirleriyle mücadeleye başladılar. Müslümanların huzuru kaçtı. O kadar ki, 1. Dünya Savaşı’ndaki işgalcilerine kurtarıcı(!) gibi görmeye başladılar.
Dost ve düşmanını fark edememek faciaların en büyüğüydü. Düşmanlarının sunduğu zehirleri ilaç(!) niyetiyle içmeye çalışıyorlardı. Ayrılık unsurlarını ortadan kaldıracak yerde, düşmanlarının sahte güler yüz ve aldatıcı sözlerine aldanarak birbirleriyle mücadeleye girişiyorlardı. Topraklarımız bu entrikalarla elimizden çıkıyor; Akif, “Elverir gidenler, acıyın eldeki yurda” şeklinde feryat ediyor
AYRIŞTIRMA PROJELERİ
1925’ten bu yana, ayrılık unsuru oluşturmaya yönelik nice raporlar hazırlandı. Büyük çoğunluğu da etnik köken üzerineydi. Farklı unsurları yok saymayı veya eritmeyi amaçlayan bu raporlar problemleri çözmedi, aksine büsbütün artırdı.
Hâlbuki farklı kavimler asırlarca İslamiyet ortak paydasında birleşerek ulvi amaçlar uğruna beraber koşmuşlardı. Birlikte sevinip birlikte üzülmüşler, emperyalistlere karşı omuz omuza mücadele vermişlerdi. Bu görüntü, dostlarımızı sevindiriyor, düşmanlarımızı üzüyordu. Ortak direnç kaynağımızı oluşturan manevi dinamiklerimizi daima canlı tutmaya ihtiyacımız var.
Sömürgeciler, bizi birbirimize bağlayan en sağlam harcın İslam olduğunu fark ettiler. Çeşitli yöntemlerle Müslümanları dinlerinden soğutmaya çalıştılar. Aramıza ayrılık tohumları ektiler. Sağcı, solcu; dinci, ateist; Müslüman, laik; Ergenekoncu, Balyozcu; paralelci, hükümet yanlısı gibi ayrıştırmalarla birbirimizden şüphe etmemizi sağladılar. Din, mezhep, etnik köken, bölgecilik gibi unsurları da kullanarak ayrıştırmayı daha ileri boyuta taşıdılar.
Hükümet ve devlet yöneticileri birleştirici ve kaynaştırıcı olmalıydı. Bunun yolu da hakkı, adaleti hȃkim kılmaktan geçiyordu. Yöneticiler; gerici, yobaz, hain, şerefsiz, paralelci gibi yakıştırmalarla kendileri psikolojik ceza vermeye başlarlarsa herkes birbirine düşman olur. Ceza verme yetkisi kanunlar ve ȃdil yargıya aittir. Yöneticiler mekanizmayı işletir, suçlu olana da cezasını ilgili kurumlar verir.
O zaman “hukukun gereği” olan bu sonuç herkesçe kabullenilir. “Şeriatın kestiği parmak acımaz” anlayışı yerleşir. “Hükümet” veya “başbakan cezalandırdı” anlayışı kutuplaşmayı artırır, düşmanlıklara sebep olur. Ceza vermek kurumların işidir, sözle de olsa insan insanı cezalandıramaz.
BİZİ, BİZ BİLİRİZ
Tanzimat’la başlayan Batılılaşma sürecinde dış kaynaklı çözüm arayışına girilmiş, bu durum problemlerimizin artarak devam etmesine yol açmıştır. 1984’te başlayan terör, dış kaynaklı çıkar çatışmalarının ürünüdür. Küresel güçlerin projeleri içinde yer alarak Türkiye’nin güvenlik problemini çözemeyiz. Terörün çözümü için yerli ve milli projeler üretmek şarttır.
31 senelik süreçte isabetli teşhis ve doğru çözümler öneren raporlar da hazırlandı. Refah Partisi 1991 ve 1994’te ihtisas komisyonları oluşturarak iki ayrı rapor oluşturdu. 1996’daki Erbakan hükümetince bu raporlar uygulandı. Bu 1 yıllık süreçte terör kurbanı bir tek şehit cenazesi gelmedi. Çünkü emperyalist güçlerin Türkiye’yi karıştırmasına izin verilmedi. Dünyada da öyle! Filistinli yöneticiler, “Biz en huzurlu dönemimizi Erbakan hükümeti döneminde yaşadık” ifadesini kullandılar.
2009’da Saadet Partisi’nin hazırladığı “Kardeşlik ve Gönüllü Birliktelik” raporunda şu teşhis vardı: “Türkler ve Kürtler aynı medeniyetin varisleridir. Doğu ve Güneydoğu’da süregelen sorun kirli bir oyundur. Sorun, her şeyden önce insan hakları sorunudur.”
ABD ve İsrail’le istihbarat paylaşımı yaparak terörü çözemezsiniz. Erbakan Hoca, 1974’te Başbakan Vekili sıfatıyla ABD ve Batı’ya haber vermeden “Kıbrıs Barış Harekâtı”nı başlattı, adadaki terör ve katliama son verdi.
Uludere, Reyhanlı, Kobani, Suruç gibi yerlerde yaşanan olayların hiçbiri aydınlatılamamıştır. Türkiye emperyalistlerle istihbarat paylaşımından derhal vazgeçmelidir. Türkiye başkalarına muhtaç olmadan kendi değerleri ışığında çözüm üretebilecek kadar güçlü bir ülkedir.