AGD üniversite hanımlarının daveti ile Bursa’da idim.
Bursa, sevdiğim, manevi ruhu zengin bir başkentimiz. Her gidişimde biraz daha düş kırıklığı ile dönüyorum. Bursa’nın ruhu baskı altında. Betonarme dev binalar kenti kuşatmış. Devlet destekli TOKİ binaları bir kangren gibi bitmiş kentte.
Alışveriş merkezleri ise bir kentin kemirgenleri. Giderek devleşiyorlar. Çarşı kültürünü, insan ilişkilerini ortadan kaldırıyor. Yabancı bir ruh gibidirler. Önüne geçilemeyen bir devasa.
Bir beldeye girdiğimde, dikkatim, kentin çarşısında, sokaklarında, insanlarında. Daha çok çarşılar kendini belli ediyor. Çarşı esnafı giderek zayıflıyor. Var ile yok arasında.
Bir kentin tarihini ve kültürünü turistik bir antikaya dönüştürmek de bir sorun. Kentin kendi insanlarının algısı da böyle. Ulu Cami ve çevresi tam bir arabesk özellikte. Cami ve çevresi alabildiğine kalabalık, adım atılacak gibi değil. İnsanın yapaylığı buralarda oldukça belirgin. Yerlilerin, bu toprakların insanlarının yabancılardan pek bir farkı yok. Bir turistin davranışlarını onlarda gözlemlemek olası.
Müslümanlar modernleşmeyi ve gelişmişliği betonarme kültüründe sanıyorlar. Kendilerini karşı düşüncelere böyle üstün görüyorlar. Dev binalar yapmak, önemli merkezleri uluslar arası devasa şirketlerine teslim etmek, bununla dünyaya açılmak gibi sanıyorlar. Bu, alabildiğine etkili ve baskın.
Baş döndürücü bir dünya.
Yaşlılar, modern dünyanın ezginleri. Ürkek ve yorgundurlar.
Bir kentin bulvarlarında akan insan nehrine ayak uydurmak güç.
Muhafazakârlar modernleşmeye bir başka biçimde ayak uyduruyorlar. Başları örtülü genç kızlar, sadece başlarını örtüyorlar. Diğer giysileri diğerlerinden farklı değil. Başörtüsü bir fazlalık gibi duruyor.
Muhafazakârlar neden yitirdikleri kentleri bir daha kazanmıyorlar? Çünkü modern dünya ve büyülü hayat insanları dönüştürüyor. Zamanla diğerlerinden bir farkları kalmıyor.
Bir Anadolu kentine gittiğimde orayı biraz daha farklı görmeyi arzu ediyorum. Ne yazık ki kimi yerlerde bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Bu, bizim yaş ile ilgili sorunumuz değil. Bir kültür ve medeniyet kentinin tahribi ile ilgili. Sadece kentler deforme olmuyor, insanları da birlikte evriliyorlar.
Bursa belli mekânlarıyla bir müzeye dönüşüyor. Kültür tarihini koruma diye bir dert yok.
Modern kentler elbette bu zamanın gerçeği. Bursa’nın dışında istenildiği kadar yapılsın, buna kimsenin bir diyeceği olmaz, olamaz.
AGD’li bayanlarla dolu dolu bir program geçirdik. Konuşmalarımda salona dikkat kesilirim. Yüz ifadeleri, dikkatleri önemli. Yorgunluk belirtilerini aldığım anda konuyu sohbete dönüştürmeyi yeğliyorum. Zaten bugünün insanını anlamak için onları dinlemek gerekiyor. Onların gözünde nasıl bir zamandayız, nasıl bir dil gerekiyor, nasıl bir yaklaşım içinde olunmalı. Onları dinlemeyi bilmeli. Tabii onlara düşüncemizi onların diliyle ve diri bir bakışla aktarabilmeyi bilmeliyiz.
Dikkatlerini önemsedim. Sorularından anlaşılıyor.
Büyük bir düşünce boşluğu var. Büyük bir kitle sokaklarda ve bulvarlara bulanık nehirler gibi akıyor. Onları görünce belki bir karamsarlık insanın üzerine çökebilir. Gerçek şu ki, bilgili, bilinçli, eğitimli bir kuşak çok şeyi değiştirebilir. Bunu, onlara da söyledim. Çünkü gençlik artık sadece telefonlarla yoğun bir hayat içinde. Görsellik, ya da sıradan paylaşımlar ve ilişkilerle. Bulanık sel dediğim de budur. Tabiî bunun önüne geçme gibi bir durum söz konusu olamaz. Kendisiyle birlikte silip süpürüyor. O zaman bilinç gençliği kendilerini bu dalgalara kaptırmadan yeni bir hayat ve dünya inşasına bakmak zorundadırlar. Yükleri ağır, sorumlulukları büyük ama başka bir yolu da yok bunun.