Geçen hafta Ramazan ile ilgili bir yazı kaleme almış ve zaten bildiğimiz gerçekleri bir kez daha hatırlama mahiyetinde “nedir?” diye sormuştuk. Bu hafta da yapılan hatalara, doğru bilinen yanlışlara işaret edecek ve “ne değildir?” diyecektik. Fakat Kudüs’te yaşanan gelişmeler gözlerimizle birlikte yüreğimiz ve kalemimizi de başka bir noktaya çevirdi. Zalim İsrail, Ramazan’ı veya bayramlarımızı ne zaman huzurla yaşattı ki zaten bize!
Ne zaman Kudüs’te bir mevzu olsa, Siyonistler, terbiye edilmemiş aygır misali kardeşlerimize saldırsa, hemen edebi Kudüs paylaşımları, Mescid-i Aksa görselleri, kınayıcı yazılar, ebabil beklendiğine dair dualar sosyal medyayı dolduruyor. Üstüne bir de neredeyse herkes, Kudüs’ü yeterince gündem edemediğimizi, unuttuğumuzu, dualarımızda yer vermediğimizi, yani normal zamanlarla aslında Kudüs’ün aklımıza bile gelmediğini söyleyerek hem çok ciddi bir soruya işaret ediyor hem de bir nevi vicdan rahatlatma yoluna gidiyor.
Sahi, Kudüs neden umurumuzda değil bizim? Sadece Kudüs değil, diğer tüm mazlum ülkelerde ve kendi sınırlarımız içinde yardıma muhtaç olanlar, neden hakikaten(!) sızlatmıyor içimizi? Nasıl istifimizi bile bozmadan, belki de yediğimiz çekirdeğimizi bile elimizden bırakmadan izlemeye devam ediyoruz dünyadaki kan donduran haberleri? Ve nasıl üzüldüğümüzü iddia ettiğimiz halde birkaç dakika içinde normal halimize ve yaşantımıza dönebiliyoruz? Ya da üzülmeyip üzülüyormuş gibi yapmayı nasıl başarıyoruz?..
Erbakan Hocamızdan yıllar önce işittiğimiz ve muhtemelen hepimizin de hâlâ kulaklarında çınlayan bir “narkoz” kelimesi vardı hatırlarsınız. İlk ne zaman duyduğumu hatırlamadığım ama her seferinde tüylerimi diken diken eden bir tabirdir bu. Bizi bir türlü anlamayan, tüm gerçeklere rağmen kendi hayali dünyalarında yaşayan insanlar için “Narkozlanmış” diyordu Hocamız. Hakikaten de bu durum başka bir tabirle açıklanamazdı. Bunun alelade ya da mecazi olarak kullanılmış bir kelime olmadığına inanıyordum. Bu insanlar gerçekten narkozlanmıştı. Ama nasıl?
Siyonizm’in Kabbala öğretilerinden dolayı büyüyle uğraştığı, hepimizce malum olan bir bilgi zaten. “Narkozlanmış” ibaresi ilk duyduğum andan itibaren böylesi bir büyü düşüncesini oluşturmuştur bende. Son günlerde genetiği değiştirilmiş gıdalar üzerine yaptığım ufak çaplı bir araştırma, beni iki sonuca götürdü.
Birincisi, bu narkoz, içeriğiyle oynanan gıdalar yoluyla insanlara bulaştırılıyor ve içeriği doldurulan medya ile de desteklenerek kişinin muhakeme gücünü, Hakk’ı batıldan ayırt edebilme özelliğini yok ediyordu.
İkincisi ise bu narkoz sadece bizim siyasal söylemlerimizi ve dünyaya getirmeye çalıştığımız Hak nizamı anlamayanlara değil, aynı gıdaları tükettiğimiz için bize de işliyor ve duyarlılığımızı, inceliğimizi, nezaketimizi, anlayış becerilerimizi, olaylara bakış açımızı ve hassasiyetlerimizi etkiliyordu. Bu yüzden en büyüğümüzden en küçüğümüze, dedelerimizden çocuklarımıza varana kadar kimse birbirinin umurunda değildi. Bu yüzden Kudüs canımızı acıtıyor gibi yapıyorduk. Bu yüzden cennette yemek yiyeceği için ölmek isteyen Suriyeli küçük çocuğa içimiz ürperiyor gibi davranıyorduk. Bu yüzden İslam topraklarında yaşanan sömürü ve vahşetlere şaşırmadan, yadırgamadan bakıyorduk.
Hadi Kudüs uzak diyelim, kendi ülkemizde, yanı başımızda acı çeken insanlar da hiç etkilemiyordu bizi. Soğuktan donarak ölen bebekler hiç dondurmuyordu bizim yüreğimizi. Aynı mahallede gece aç yattığını bildiğimiz komşularımız delmiyordu gecelerimizi. Bu yüzden kendi canımıza dokunana dek hiçbir şey etkilemiyor, hiçbir olay üzmüyordu bizi...
Evet, Siyonizm, bir silah olarak dokunduğu unumuzun, şekerimizin, ekmeğimizin, bulgurumuzun, mısırımızın genetiğini değiştirip bize sunarken ve biz de afiyetle onları yerken, bizi biz yapan pek çok değerimizi kaybettik.
Her coğrafyada farklı bir zulüm politikası izleyen zalimler bize de ekinimizle zulmederken, Rabbimizin buyurduğu gibi “Ekini ve nesli bozarak yok etmeye çalışırken” (Bakara: 205) biz kendi tarlamıza onların soyu olmayan hibrit tohumları haricinde ekip biçemezken, yaratılıştan içimizde var olan güzel hasletlerimizi kaybettik.
Tek işi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak ve tüm dünyayı kendine köle yapmak olan bozguncular, etimizin, sütümüzün, yumurtamızın, yoğurdumuzun, tavuğumuzun içeriğini bozarken ve biz de en temel gıda olarak onları tüketirken farkında olmadan maneviyatımızı tükettik.
Yedikçe değiştik, içtikçe kirlendik. Gözümüz yaşarmaz, kalbimiz ürpermez oldu. Efendimizin haber verdiği gibi dualarımız kabul olmaz oldu. (Darimi/Kitabu’r-Rikak: 2720) Evlat evlat olmaktan çıktı. “Bizim zamanımızda çocuklar...” diye başlayan cümleler kurmaya bile takatimiz kalmadı. “Bu çocuklar bu devirde niye çocuk gibi değil?” sorusunun cevabının, “Çünkü yarım asır öncesinde ekin bu denli ifsat edilmemişti. Oyuncakları yoktu ama çocuklar mutluydu, huzurluydu” olduğunu bile fark edemedik.
Kadınlar kadın olmaktan, erkekler erkek olmaktan uzaklaştı. Hormonlarla büyütülmüş meyveler, sebzeler tükettikçe hormonlarımız değişti, cinsler birbirine karıştı.
Öyle bir nesil türedi ki hayatından zevk almayan, sahip olduklarını beğenmeyen, mutsuz, depresif, melankolik... Öyle bir nesil türedi ki kendi anne babasının hatta yeni doğan bebeğinin canına kıyabilecek ve zerrece üzülmeyecek... Öyle bir nesil türedi ki kıldığı namazdan, tuttuğu oruçtan lezzet alamayacak...
Şimdi soralım kendimize, bu neslin yüreği nasıl ağlasın Kudüs’e? Bu neslin ciğeri nasıl parçalansın ümmete? Bunca kuşatılmışken, bunca ayarlarımızla oynanmışken!
Kudüs kuşatılmıştır evet ama Rabbimiz yüzyıllardır olduğu gibi bugün de Filistin’i koruyacaktır. Biz dua edelim onlarla birlikte bizi de korusun. Neslimizi ve ekinimizi bozmaya kast eden zalimlerden korusun. Devletimizin, içeceğimiz suyun dahi sağlıklı, güvenilir ve helal olanını bize sunacağı zamana dek bizi zararlı olandan uzaklaştırıp faydalı olana yönlendirsin.