Milletimiz, İslamiyet i asırlarca tam bir teslimiyetle
yaşadı. İslam ne diyorsa o, diyerek. Pazarlıksız. İnsanlığa hak ve adaletin ne
olduğunu öğretti. Büyük bilim adamları, tarihe şan veren kahramanlar, manevi
alanda derinleşmiş insanlar yetiştirdi. İçinden, dünyanın hayran kalıp
imrendiği insanlar çıkardı. Fani bedene kefen gerektir diyerek başkaları için
yaşayan kişileri içinde barındırdı. Yani, manevi değerleri özümsemiş maneviyat
erlerini.
Bunu nasıl yaptı İslamiyet i hayat rehberi yaparak.
Yaşanmaya değer bir hayat olduğunun şuuruna vararak. Milletimiz, İslamiyeti
yalnız ferdi emirleriyle değil; bütün halinde yaşadı. Kur an ı 600 sayfasıyla.
Noktasından taviz vermeden. Peygamber Efendimizin (s.a.v) gösterdiği gibi.
Osmanlı sonrası, İslam dan taviz vererek yaşadığımız
Müslümanlık sebebiyle neler kaybettik bir bilseniz! Yine, aynı değerlere
ihtiyacımız var. İslam ı bütünüyle yaşamakla elde edilen manevi derinliği
ortaya koymak için iki yaşanmış örnek sunacağım. Olaylardan biri Osmanlı nın
Kudüs ü savunduğu 1917 yılına; diğeri de Çanakkale Savaşları günlerine ait.
IĞDIRLI HASAN ONBAŞI
Tarihçi İlhan Bardakçı, resmi erkânla birlikte gittiği
Mescid-i Aksa da 21 Mayıs 1972 günü yaşadığı bir olayı anlatır. Avludan
Mescid e girerken 18 basamaklı merdivenin üstünde bekleyen garip bir kişi
dikkatini çeker. Bu kişinin 1917 den beri 55 senedir burada beklediğini
öğrenir. Olayı merhum Bardakçı dan dinleyelim:
İki metreye yakın
bir boy İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi Palto Hayır, kaput,
pardösü veya kaftan Değil. Öyle bir şey işte Başındaki kalpak mı, takke mi,
fes mi Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm.
Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüzbinlerce çizgi, karışık ve kavruk
bir deri kalıntısı.
Yanımdakine, Kim bu adam dedim. Lakaydi ile omuz
silkti. Bilmem diye cevap verdi. Bir meczup işte. Ben bildim bileli,
yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hala duruyor ya. Kimseye bir şey
sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.
Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım Türkçe
Selamün aleyküm baba dedim. Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş
gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana bizim o
canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:
Aleykümüsselam oğul Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm
öptüm
Kimsin sen, baba dedim.
Ben, dedi, Kudüs ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan
artçı bölüğünden
Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü
fişekleri ateşler gibi zımbaladı:
- Ben o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır
makineli Tüfek takım Komutanı Onbaşı Hasan ım
Yarabbi! Baktım bir minare şerefesi gibi gergin omuzları
üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi.
Ellerine bir kere daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:
Sana bir emanetim var oğul! Nice yıldır saklarım. Emaneti
yerine teslim eden mi
Elbette, dedim, buyur hele
Konuştu. Memlekete döndüğünde yolun Tokat Sancağı na
düşerse Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası Musa Efendi yi bul.
Benim için ellerinden öp. Ona de ki Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi
gibi gürledi: O na de ki, 11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o
günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır
kumandanım dedi.
BABAN GELİRSE
Balıkesir de, Ali Şuuri İlkokulu karşısındaki boşlukta
Cevdet (Akkalp) Dede vardı. Ayakkabı tamircisi. Kır, pala bıyıklı bir ihtiyar.
Bir akşamüstü, yanı başında sohbet ederken, konu
Çanakkale ye geldi. Ağlamaya başladı ve devam etti: Rahmetli babam Hafız Ali,
Çanakkale de kaldığında anamın karnında yedi aylıkmışım. Onu hiç tanımadım. Bir
fotoğrafı bile yoktu.
O günler, çok zor günlerdi. Seferberliğin sıkıntısı,
işgal ve Kurtuluş Savaşı yılları, yokluk, sıkıntı Çocukluğumuz hep ekmek
peşinde sıkıntı ile geçti, ama anam, benim çocukluğumdan itibaren her sokağa
çıkışta, her nereye giderse; yanıma gelir ve:
Oğlum ben pazara gidiyorum, baban gelirse beni hemen
çağır ha!
Ben teyzenlere gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır
ha!
Ben komşulara gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır
ha, derdi.
Anam, babamı bekledi durdu. Büyüdüm, dükkân açtım. Annem
yine bir yere gidişte, dükkâna gelir, gideceği yeri söyler ve Baban gelirse
beni çağır ha! derdi.
Aradan yıllar geçti, anacığım ihtiyarladı. Gene hep
değneğini kaparak bana gelir ve Baban gelirse beni çağır ha! diye
tembihlerdi
Günü geldi, ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helalleşti:
Bana iyi baktınız, hakkınızı helal edin, dedi. Sonra bana döndü yavaşça:
Baban gelirse ona, annem hep seni bekledi de dedi. Birden irkilerek doğruldu,
kapıya doğru gülümseyerek: Hoş geldin Bey, hoş geldin diyerek ruhunu teslim
etti. (Furkan K. nin anlatımıyla)