Bir zamanlar komünizm vardı. Bu sistemde çocuklar dört yaşında ailesinden alınır, komünist zihniyetteki bir eğitime tabi tutulurdu. O komünist ülkelerde buna itiraz etmek mümkün değildi. Zira o ülkelerde, yalnızca çocuklar değil, bütün herkes devletin kölesi olarak görülürdü. Benzer sistem şimdi bizim ülkemizde de denenmek isteniyor. Beş yaşındaki çocukların ana okula başlatılmasından sonra, şimdi de ana okul öncesi eğitim de mecbûrî hale getirilmek isteniyor. Yani dört yaşındaki çocuklar da âna kucağından koparılıp “mecbûrî eğitime” tâbi tutulacak. Bunu bizzat sayın Başbakan Binali Yıldırım açıkladı. 24 Kasım [2016] Öğretmenler Günü nedeniyle Çankaya Köşkü’nde, 81 iden öğretmenlerle bir araya gelen Yıldırım, burada okul öncesi eğitim zorunlu hale geleceğini, ayrıca 2019 yılında da “tam gün öğretim” uygulamasına geçileceğini açıklamıştı. Bundan sonraki sözlerim, “Ne var bunda?” diyen dünyadan habersizlere olacak. Şu var: Bir defa mevcut eğitimin kime ne faydası var? Hele hele nüfusun yüzde 99’unu teşkil eden Müslümanlara ne faydası var?

Daha önce gayet açık ve net olarak yazdık. Yaklaşık 65 yıldır eğitimimiz bütünüyle Fulbright Eğitim Komisyonuna teslim edilmiş durumda. Tek Parti- Tek Şef devrinin son demlerinde 27 Aralık 1949’da Amerika ile yapılan anlaşma ile eğitim Amerikalılara teslim edildi. Gerçi anlaşmaya göre komisyonda ülkemizden dört, Amerika’dan dört temsilci olacak. Ancak anlaşmazlık halinde Amerika’nın Ankara Büyükelçisinin söyleyeceği söz geçerli olacak. İşin Türkçesi, davul da tokmak ta Amerika’nın elinde olacak. İstediği makamda çalacak. 

Peki, o tarihten bu yana ne oldu? Ne olduğu ortada. Bazen Fulbright Eğitim Komisyonunun çizdiği sınırlar ihlal edilir gibi oldu. O zaman da ya aba altından sopa gösterilerek, ya da doğrudan sopa gösterilerek, herkesin çizilen alanının dışına çıkmaması sağlandı. 28 Şubat sürecinde binlerce Kur’an Kursunun ve İmam-Hatip okullarının kapatılması da bu “hizaya gel!” komutunun ürünlerinden biriydi. O devrede, 1999 yılında getirilen, “İlköğretimi bitirme” ve “15 yaşını doldurma” şartı yüzünden öğrencisizlik nedeniyle denilerek 3 bin 25 Kur’an Kursu kapandı. (4 Haziran 2005, Millî Gazete) Yine o yıllarda Amerika ile iyi ilişkileri olan TÜSİAD, “Anaokulu Mecburî olsun”, “Zorunlu Eğitim 12 yıla çıkarılsın” dedi. Bunların teklifine göre, 12 yıllık mecbûrî eğitim şöyle olacaktı: 1 yıl Ana okul + 8 yıl ilköğretim + 3 yıl lise = 12 yıl… Ak Parti İktidarı, bu teklifi şu şekilde revize etti: 4+4+4=12 yıl mecbûrî eğitim. Şimdi buna 1 yıl da okul öncesi eğitim (yani 4 yaşındaki çocukların eğitimi) ilave edilmek, mecbûrî eğitim 13 yıla çıkarılmak isteniyor. 

Şahsen benim, bu mecbûrî eğitime de, okul öncesi eğitimin mecbûrî yapılmak istenmesine de itirazım var. Sebebi gayet net: Bu ülkenin Hıristiyan ve Yahudi vatandaşları, Lozan Antlaşması gereğince, bebeklikten itibaren çocuklarını kendi inançları istikametinde yetiştirebilirken, ülke nüfusunun yüzde 99’unu teşkil eden Müslümanlar, kendi çocuklarını “Müslümanca” yetiştiremiyor. Hadis-i Şerifte var: Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerinde doğmakta. Sonradan o çocukları anne ve babası, Hıristiyan, Yahudi, Mecusi, ya da Müslüman olarak yetiştirmekte… Ülkemizde ise Müslüman anne-babaların çocuklarını “Müslümanca yetiştirme” imkanı ve şansı yok. Bir yazar olarak bu duruma yüksek sesle itiraz ediyorum. 4 yaşındaki yavrularımızın o yaşta ana kucağından koparılıp Fulbright Eğitim Komisyonunun insafına terk edilmesine karşıyım. Bir vatandaş olarak itiraz hakkımı kullanıyorum. Çocuklarıma ve torunlarıma ne idüğü belirsiz aşılar vurulmasına karşı çıktım ve meşrû yollardan bunun mücadelesini verdim. Aynı şekilde yine meşrû yollardan bunun mücadelesini de vereceğim. Bu eğitimin bizim insanımıza faydası yok. Bu ülkenin Müslüman halkı olarak çocuklarımızın “Müslümanca” eğitime tâbi tutulmasını istiyoruz. Hem İslâm’ı güzelce öğrensinler, yani Kur’an’ın ve Sünnet-i Seniyyenin terbiyesi altında yetişsinler, hem de müsbet ilimleri mükemmelen öğrensinler. Kısaca zamanımızın Fatih Sultan Mehmed’i ve Fatihler yetiştiren anneleri olsunlar. Bunu istemek bizim hakkımız…