Yoğun bir gerilim, bir çekişme ve çatışma yaşanıyor. Bu,
görünürde iktidar ile cemaat arasında görünüyorsa da aslında derin ve egemen
güçlerin bir hesaplaşmasıdır. Kıyasıya olan mücadelede artık sınırlar aşılmış,
bir araya gelmenin olanağı da ortadan kalkmış görünüyor.
Türkiye kendi iradesiyle yönetilen bir ülke değil. Bu,
Ergenekon, KCK, Şike, Cübbeli Ahmet Hoca ve 17 Aralık operasyonu da dahil belli
bir güç merkezi tarafından yönetildiği ortada. Öngörü sahibi olanlar bunun
farkındaydılar. İktidar da dâhil yapılan operasyonlar sanki kendi iradeleriyle
oluyormuş gibi bir algı oluşmuştu. Sıradan bir gazeteciye bavullar dolusu bilgi
ve belge servis edilirken ve bir süreç başlatılırken güçlü gibi görünen
iktidarın iradesi dışında bir gücün varlığı belliydi. O zaman bizler bunun
farkına varmış, dikkatlerimizi asıl merkeze ve güç odaklarına yönettiğimizde
suçlanarak töhmet altında tutuluyorduk. Hatta bizler ulusalcı , Ergenekon
yanlısı olmakla suçlanıyorduk. Muhafazakâr medya özellikle postallıların
burunları sürtülüyor diye aşırı bir duygusallıkla ve gözü karalıkla duruma
sahip çıkıyorlardı. Bunu, şike olayında, KCK da, Cübbeli Ahmet Hoca
operasyonunda gördük. Gene söz konusu taraflar: Yapanlar cezalarını çeksinler
sarhoşluğu içindeydiler. İşin tuhafı suç unsuru olarak düzenlenen belgelerin
kiminin kurguyla olduğu belliydi. İnsanların ocaklarının sönmesi, aylarca
sorgusuz sualsiz hapse tıkılmalarını kimse görmek istemiyordu. Bu, öylesine bir
intikam duygusu oluşturmuştu ki, neredeyse adamların yargılamaları yapılmadan
ipe çekilmeleri bile genel bir algı oluşturmuştu. Cübbeli bir yılı aşkın zaman
içeride tutuldu. Sonradan polis tutanaklarının ve kimi belgelerin belli
güçlerce senaryosu oluşturularak hazırlandığı ortaya çıktı. Bu süreçte düzmece
belgelerin gerçek belgelerin önüne geçtiği anlaşılıyordu. Bunların birçoğunun
gerçek olup olmadığı tartışma konusu.
Tabii bizi burada ilgilendiren en önemli hususun bırakın
adalet duygusunu, vicdanların bile kabullenmeyeceği şey kişilerin işlemediği
suçların kendilerine atfedilmesi ve bunların düzmece belgelerle
yargılanmalarıdır. Bunu yapanların ve taraf görünenlerin ise aşırı bir
sahiplenme ile savunma içinde olmalarıdır. Burada iki yönlü bir açmaz
bulunuyor. Biri iktidarın iktidar olma gücüne sahip olmadığı, görünen gücün
başkalarına ait olduğu gerçeği. Bir diğeri ise haksız yere insanların düzmece
belgeler ile yargılanmalarıydı. Kaldı ki Ergenekon sürecinde yargılananlar
Haçlı Hıristiyan emperyalizminin güdümünde olmalarıydı. Ergenekon ile tasfiye ediliyorlar yerine yeni
bir ekip getiriliyordu. İşte iktidar ve tarafların görmek istemediği buydu.
Güdümlü bir iktidar gücünü tercih etmek bugünkü iktidarın
asıl paradoksu. İktidar olma uğruna birçok şeyi feda ediş, geçmişle köprüleri
atış tutturulan yol ile iktidar olunabileceğinin düşünülüşü asıl çıkmazı
oluşturuyordu. İktidar olunuyor ama bir yere kadar. Veya ipler onların elinde
olduğunda istendiği zaman iplerin çekilebileceği anlamını da kendi içinde
barındırıyordu. Mehmet Ali Birand iktidara bir uyarı ya da bir öngörüde bulunmuş,
Irak a yapılacak olan müdahalede eğer iktidar egemenlerin isteklerini yerine
getirirse on beş yıl iktidarda tutulacaklarını söylüyordu. Bu, yanlış bir
öngörü değildi. Süreç de öyle işledi. Tabiî ilişkiler ve çıkarlar bir yere
kadardı.
Sayısal anlamda bu kadar güçlü olan bir iktidarın ne
kadar zor durumlara düştüğü ortada. İstihbarat ağının başkaları tarafından
yönetildiği, istendiği yer ve zamanda istenen belgelerin gerçek olsun veya
olmasın ortaya saçılıp savrulabileceğini gösteriyor. Söz konusu görevli
gazetecilerin belgeleri kolaylıkla ortaya koyacaklarını bir kez daha göstermiş
bulunuyor.
Bu hesaplaşmanın bedeli oldukça ağır. Taraflar büyük
darbeler ve yaralara alıyorlar. Bununla kalsa iyi bunun sonuçlarının nereye
varacağından da pek emin değiliz. Kimse geri adım atmıyor. Atmadığı gibi savaş
tam bir güç gösterisine dönüşmüş bulunuyor. Tabiî sonuçta olan Müslümanlara
oluyor. Bunun sonuçları ileride çok daha ağır olacağı kesin.