Belçika toprakları içindeki Waterloo kasabasında, 8

Haziran 1815 tarihinde yapılan ve adı İngilizce de Waterloo Savaşı, Fransızcada

da Mont-Saint-Jean Savaşı olarak tanımlanan savaş Avrupa nın kaderini

belirlemişti. Fransız İmparatoru Napolyon ile İngiltere-Prusya ittifakı

Waterloo da karşı karşıya gelmişti bu savaşta. Napolyon hem asker sayısı hem de

teknolojik olarak çok daha üstündü ama doğa koşullarını hesaba katamamıştı

savaşı başlatırken. Şiddetli yağan yağmurlar sonucunda topları çamura gömülmüş,

hareket edemez hale gelmiş, ordusunun konumlandığı yer stratejik olarak daha

avantajlı bir yerde olmasına rağmen savaşı kaybetmişti. Bu bir bölgesel

savaştı. O güne kadar gelen savaş kavramlarının bir devamıydı. Göğüs göğse

savaş, bireyler arasında başlamış, sonra ailelere sıçramış ve sonra da gittikçe

boyut değiştirerek kabile, topluluk, boy, şehir derken devletler arasına,

oradan da devlet ittifakları arasına kadar çıkmıştı zaman içinde. Her dönemde,

savaş stratejileri günün koşullarına, teknolojik gelişmeye ve eldeki silah

çeşidine göre değişti.    

Kurtuluş Savaşı nda Atatürk, Sathı müdafaa yok, hattı

müdafaa var , (günümüz Türkçesi ile alan savunması yok, mevzi savunması var)

diyerek o güne kadar süregelmiş savunma doktrinini temelinden değiştirmişti.

Düşman sizi zorlarsa veya da hatlarınızı delerse teslim olmak yok, birkaç

kilometre çekilin, yeni bir mevzi kurun ve savaşa devam edin stratejisiydi bu.

Yeni bir kavram, yeni bir olgu olarak girdi savaş stratejileri içine. Zaten I.

Dünya Savaşı da, Kurtuluş Savaşı da kendi başına yeni bir olguydu. 

II. Dünya Savaşı nda da o güne değin uygulanmamış farklı

savaş teknikleri uygulanmıştı. Fransızların Majino hattını yapmaları,

Almanların Almanya sınırlarını beton sütunlarla çepeçevre çevirmeleri gibi.

Almanya bu savaşta ilk kez balistik füze kullanarak İngiltere nin başkenti

Londra yı Almanya dan ateşlediği roketlerle darmadağın etmişti.

Her savaşın kendine has özellikleri bulunmakla beraber,

21. yüzyılda savaş teknolojisi çok farklılaştı ve asırlar içinde oluşmuş, önce

oka ve kılıca, sonra da baruta dayalı ateşli silah kökenli tüm geleneksel

strateji ve teknolojileri arkasında bıraktı. 21. yüzyıl savaşlarında daha az

insan, daha çok robotlaşmış makine mantığı öne çıkarken, savaşılacak ülke

uzaktan kumandalı insansız uçaklarla gözetlenerek bombalanması yoluna gidildi.

Her şeyin bir antisi (karşıtı)  olduğu

gibi bunun da karşıtı bulundu ve teknolojik olarak geri kalmış ülkeler,

kendisine saldıran ülkenin teknolojik silahları ile baş edemeyeceğini anlayınca

insan beynini silah olarak kullanmak yolunu seçti.

Sistem basit. Karmaşık duygulara sahip, duygusal yönden

zayıf ve hayal güçlerinin en üst noktasında yer alan hedefe erişmeyi

kendilerine yaşam ilkesi edinmiş kişileri tespit etmek ve bu kişilere canları

pahasına bir görev verip hedefi yakalayacaklarına inandırmak. Uzun ve

meşakkatli süren eğitim süreci sonunda kişi canlı bombaya dönüşüyor.

Hayalindeki hedefe ulaşacağı için çok mutlu ve bir an evvel de bu hedefe ulaşma

arzusuyla yanıp tutuşuyor.

Bu aşamada yasal olarak silah kullanma hakkı olmayan,

teknolojik olarak geride kalmış ülke veya örgütlere kalan, yüksek teknoloji

istemeyen, uzaktan fark edilmesi çok zor olan bu silahı istenilen hedefe gönderip

saldırı düzenlemek.

Terör örgütleri için yıllar önce dile getirilmiş olan,

Terör örgütleri gün gelir, kendilerini besleyenleri, aynen akrebin yaptığı

gibi, sokup öldürür sözü, önümüzdeki yıllarda özellikle Avrupa ve ABD de

yaşanacak felaketlerin habercisi.

Artık savaş stratejisi değişti. Devletlerin ve orduların

karşılıklı bölgesel çatışmaları yerine, masum insanların en basit ve fark

edilemeyecek silahlarla öldürülmesi yönüne dönüştü. Terör örgütlerine silah

satan, parasal ve siyasi güç verip arka çıkan ülkeler eninde sonunda

yaptıklarını ödemeye başlayacak. Kaçış yok. Aslında Belçika nın, AB nin ve

NATO nun başkenti Brüksel den bütün dünyaya verilen mesaj bu. Tabii

anlayana