Cengiz Han'ın torunu Hülagû Han, "Bir ülkeyi kılıçla alırsınız fakat kılıçla yönetemezsiniz" demiş. Coğrafyamız tarih boyunca bunun örnekleriyle dolu. Aslında bugün değil 2012 yılından bu yana Suriye'de sadece kılıçlar konuşuyor. Kılıçlarını adalet için kullanmayanları ise tarih hep kaybedenler tarafında yazıyor.

Geliniz Suriye’deki mevcut duruma birlikte göz atalım.

Suriye'de maalesef bugün bütün taraflar aklını kaybetmiş durumda.

Masalar bazen kuruluyor ancak masanın altında herkesin kınından çıkmış kan damlayan kılıçları hazır şekilde bekliyor.

Ve en küçük bir anlaşmazlıkta masalar o kılıçlarla paramparça ediliyor.

Dönüp bugünlere baktığımızda Suriye'de durum 2013-14 yılını çok bariz bir şekilde hatırlıyor, dejavu yaşıyoruz.

Muhalifler yeniden hem fiili hem de psikolojik üstünlüğü ele geçirmiş gibi görünüyorlar. Önce Suriye'nin ikinci önemli şehri olan Halep’i ele geçirdiler. Arkasından da M5 yolu ve Hama şehrine hâkim oldular. M5'in kaybedilmesiyle birlikte artık Beşar Esad'a lojistik destek ve başkente birçok ürünün getirilmesi iyice zorlaştı. Ve Hama'nın kaybedilmesinin ardından psikolojik olarak da çöken Beşar Esad cephesi hızlı bir şekilde Dera'yı da yitirdi. Şimdi ise muhalif güçler Humus kırsalını ele geçirerek kent kapılarına dayanmış durumda. Ayrıca dün Şam’a 100 Km mesafedeki Suveyda şehrini ele geçirdiklerine dair haberler de ajanslara düştü.

Peki, muhalifler Şam'ı ele geçirirse veya Beşar Esad yeniden durumu tersine çevirir ve Humus'u kontrol etmeyi başarırsa Suriye'de neler değişecek? Aslında çok da bir şey değişmeyecek. Suriye şartlarına baktığımızda maalesef olaylar çoktan içinden çıkılmaz bir hale geldi.

Esad 2019 yılında, Suriye'nin bundan 2 hafta önce, yani muhalifler Halep’i ele geçirmeden önceki haritasını hemen hemen durma noktası olarak kabul etmişti.

Ülkenin yaklaşık %50 ila %60 oranında bir kısmını yeniden kontrol altına almıştı ve uluslararası arenada meşruiyet kazanmaya, alan genişletmeye çalışıyordu.

Arap Birliği toplantılarına çağrılmıştı. Birçok ülkenin büyükelçisi Şam’a geri gelmişti. Kimi ülkelerle İlişkileri her geçen gün güçleniyordu.

Fakat bu son durum Beşar Esad'a çok ciddi bir darbe indirdi. İddialara göre Ürdün ve Mısır'dan "Suriye'yi terk et, yurt dışında sürgün hükümeti kur" telkinleri gelmeye başladı.

Anlaşılan o ki Beşar Esad'la arayı düzeltme niyeti olan Arap liderler de artık ona sırtlarını dönmeye başladı.

Beşar Esad'ın müttefikleri olan İran ve Rusya ise kendi sorunlarına odaklanmış durumdalar. Gelişmelere müdahil olmaya çalışıyorlar ama şartlar onlar için eskisi gibi değil.

Geliniz şimdi de çok farklı bir boyutu tekrar konuşalım. Madalyonun gösterilmek istenmeyen tarafına bakalım.

28 Eylül 2013 tarihli New York Times gazetesinde bir makale yayınlanmıştı. Yazan Robin Wright isimli bir kadındı. Pentagon’a savunma danışmanlığı yapıyordu. Makalenin başlığı “Orta Doğu'daki 5 Ülke Nasıl 14 Ülke Olabilir?” idi. Wright bu 5 ülkeyi de Irak, Suriye, Yemen, Suudi Arabistan ve Libya olarak belirlemişti. Yeni kurulacağını iddia ettiği devletlerin isimleri de gerçekten çok ilginçti. Mesela bu ülkeler Sünnistan, Şiistan, Alevistan, Vahabistan, Kürdistan gibi parçalara ayrılıyordu. O gün için deli saçması denilebilecek bu makale bugün artık çok da anlamsız gelmiyor. Artık herkes ne olacaksa bir an önce olsun noktasına geldi. Kimsenin diğerini anlamak bir kenara, dinleme tahammülü bile kalmadı. (https://www.nytimes.com/interactive/2013/09/29/sunday-review/how-5-countries-could-become-14.html)

Her kesim için artık sadece siyah ve beyaz var. Gri alanları görmek isteyen neredeyse bir Allah’ın kulu yok. İşin nereye evrileceği belli de herkes “ya tutarsa” mantığı ile kendi yerini tahkim etmeye çalışıyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası birbirine giren Avrupalılar bugün aralarında sınır olmadan “birlik” içinde yaşayabiliyorken, İslam dünyası ise bölündükçe bölünüyor. Parçalandıkça parçalanıyor. En korkunç olanı da zihinsel kopuşlar. O veya bu sebeple oluşmuş olan düşmanlıklar körüklendikçe körükleniyor. Her kesimden aklıselim çağrısında bulunan insanlar var ama onlar da doğrudan karşı tarafın yanına itilip sözü, yaklaşımı itibarsız hale getirilmek isteniyor.

On yıllardır halklarına zulmeden Esad ve benzeri diktatörler ise büyük Selçuklu Veziri Nizamülmük’ün “Küfr ile belki amma zulm ile paydâr kalmaz memleket” sözünü haklı çıkarmak için birbirleriyle yarıştılar. Diktatörleri sarsmak yerine, zulümlerini engellemek için herhangi bir şey yapmayanlar, aksine “frene basma” düşersin diyerek onlara gaz verenler de maalesef yangına doğrudan benzin taşımış oldular.

Diğer taraftan diktatörlerin zulmünden kurtulmak için mücadele edenler de “bundan kurtulalım da bakarız” diyerek küresel güçlerin uzattığı sözde yardım elinden medet bekliyorlar. “Hele şunu bir halledelim, gerisini sonra düşünürüz” diyerek bir yılandan kurtulup başka bir yılanla torbaya girmekten çekinmiyorlar.

Acı olan şu ki bunca yaşanan tecrübeye rağmen hala sonuç alabileceklerine inanıyorlar. Küresel güçlerin demokrasi getireceğine, verdikleri sözlerde duracaklarına ihtimal veriyorlar.

Şimdi asıl soru: "Suriye bu durumdan nasıl kurtulacak?" sorusudur.

Bugün evet muhalifler çok hızlı bir şekilde sahada ilerliyorlar. Ancak yazının başında da belirttiğim gibi günü geldiğinde kılıçla ele geçirdikleri toprakları gerçekten yönetebilecekler mi? Yoksa Rus işgaline karşı direnen, daha sonra ABD’nin de istismar ederek destek verir gibi yaptığı mücahit grupların, Afganistan’da işgal sonrası yaşadıkları iç savaş, kaos ve kargaşanın aynısını Suriye’de de mi göreceğiz? 

Bu konuda çok ciddi endişelere sahibim. Muhalif güçlerin eski dönemlerde de kendi aralarında bir takım ciddi anlaşmazlıklar yaşadığı ve birbirleriyle çatıştığı çok net bilinen bir gerçek.

Ve şunu da çok iyi biliyoruz ki muhalif grupları manipüle etmek çok daha kolay. Türkiye’nin Suriye ile görüşme, masaya oturma mesajlarına Türkiye ile yakın olan grupların nasıl tepki verdiğini unutmayalım.

Bununla birlikte muhalefet Şam'ı ele geçirse bile tam olarak yek vücut, amorf bir yapıda iktidarı koruyabilecek mi? Sağlayamazsa neler olur? Kendilerinin içinden yeni düşmanlar mı türer? Bekleyip göreceğiz.

Tüm bu sorunlar bize bir şeyi gösteriyor; Suriye için acil olarak bir masa kurulmalıdır. Bu masada irade bölge ülkelerinde olmalıdır. Sonrasında ise Suriye'nin olabildiğince tüm renkleri çözümün parçası haline getirilmelidir. Aksi halde bu ateş daha çok alevlenir. Sürekli geçmişe atıf yapanlara ve çözümü orada arayanlara da bir Rus şairin, “Geçmişten bugüne ateş ederseniz, gelecek sizi yaylım ateşine tutar” sözünü hatırlatmak isterim.