İstanbul 33 yıl aralıksız yaşadığım şehir. Peygamber Efendimizin (asm) İslâm orduları tarafından fethini müjdelediği bu müstesna şehri şimdilerde tanımakta güçlük çekiyorum. Ormanlar, yeşillikler süratle kayboluyor, gökdelenler korkunç bir hızla çoğalıyor, en olmayacak yerde yükseliyor, koruların etrafları çevrilip halka kapatılıyor, denizi görmek, deniz kenarında yürümek gittikçe zorlaşıyor.
Yaklaşık 3,5 yıl Üsküdar’da Sultan tepe’de oturdum. Orada meşhur bir koru vardı. O civarda oturanlar piknik yaparlar, şâhane Boğaz manzarasını seyrederlerdi. Önceki yıl o koruya gitmek istedim. Etrafı tel örgülerle çevrilmişti. “Özel mülktür girilmez!”, “Dikkat köpek var!” levhaları asılmıştı. Girmek zaten mümkün değildi. Sultantepe, Fıstıkağacı, Selamsız ve daha pek çok Üsküdar mahallelerinde oturanların gözbebeği, halkın görmesine engellenmişti. Peki, orası istimlak edilip halka açılamaz mıydı?
Son zamanlarda İstanbul’da olup bitenleri anlamakta güçlük çekiyorum. Hatırlayacaksınız, İstanbul’un ilk gökdeleni Beşiktaş’ta Yıldız’a çıkarken inşa edildiğinde ortalık ayağa kalkmış, O çok katlı otele “Gök kafes” denilmiş, inşaatın yapımı mahkemelik olmuş, inşaatı defalarca durdurulmuştu. Sonradan ne olduysa oldu, son 12 senede İstanbul’da gökdelen yapımı korkunç bir hızla çoğaldı. İstanbul âdeta Hong Kong’a benzedi. Tarihî siluetten eser kalmadı.
Geçen gelişimde yeni bir gelişmeye şâhit oldum. Zeytinburnu sahilinden Bakırköy’e, oradan Florya’ya kadar yol boyunca devasa inşaatlar yükselmekteydi. Anlayamadığım şu: Buraları şahıs malı ve imara açık idiyse, 90 yıldır niçin inşaat yapılmadı? Yok, yeşil alan idiyse şimdi nasıl inşaatlara açıldı? Söylediğim yerleri gidip görün, yer yer denize neredeyse sıfır inşaatlar var. Bazı yerlerde sahil o sitelerin özel mülkü haline gelmiş durumda. Yani vatandaşlar denizi göremeyecek. Deniz görmek isteyen Plazalı olmak mecburiyetinde. Neredeyse, “Plazada ev alacak paran yoksa deniz senin neyine!” denilecek.
Oldu olacak Dubai’deki gibi denizi de parselleyip satın, oraya da 50, 70, 100 katlı gökdelenler yaptırın. (İster misiniz, şimdi bazı ilgililer bizim bu teklifimizin üzerine balıklama atlasınlar. “Yahu bu süper fikir. Denizi satarsak muazzam para kazanırız” deyip Marmara denizini de gökdelenle doldursunlar…)
Çok değil, bundan 15-20 sene evvel Sarıyer, Beykoz, Zekeriyaköy, Şile, Belgrat Ormanları civarları nasıldı, şimdi nasıl? Ormanların içerisi “saklı kentlerle” dolmuş durumda. Yol kenarlarından görülmüyorlar ama ormanın içerileri sitelerle dolu. Bunlar nasıl yapıldı? Nasıl izin alındı? Teknik işlere, prosedürlere aklım ermez. Ancak gördüğüm şu: O bizim gençliğimizin İstanbul’unun yerinde yeller esiyor. Gün geçtikçe İstanbul betonlaşıyor, çirkinleşiyor, hatta korkunç hale geliyor. Gebze’den Silivri’ye kadar E-5, E-6’nın ve diğer çevre yollarının iki tarafına bakın. Her yerde devâsa binaların yükseldiğini göreceksiniz. İnsan o binalarda nasıl oturur, nasıl huzur bulur, bilmem. Onun için İstanbul’a geldim mi, Fatih’e, Yavuz Sultan Selim’e, Süleymaniye’ye, Eyüb Sultan’a, Üsküdar’a, Şemsipaşa’ya, Aziz Mahmud Hüdai Hazretlerine, Kanlıca’ya, Yûşa Tepesi’ne giderim. Elimden gelse, bilmem ne tower’ların, bilmem ne plaza’ların yanından bile geçmem.
Şimdi üst geçit yapar gibi, Boğaza köprü yapılmaya başlandı. Yetmedi, denizin altından yollar yapıldı. Peki, ne oldu? Trafik rahatladı mı? Ne gezer. Sanki bu yeni geçiş yolları yapıldıkça işler kördüğüm hale geliyor. Sebep ne? İstanbul’a akın var. Hem Anadolu’dan, hem ecnebî diyarlarından. Haydi, bizimkiler garibanlıktan dolayı, iş bulma umuduyla geliyorlar. Ya şu ecnebilere ne demeli? Yağma Hasan’ın böreği mi var? Niçin buraya akın ediyorlar? Ah güzel İstanbul, sana ne olmuş böyle? Rantiye seni şantiyeye çevirmiş. Çelik ve çirkin eller kalbine el atmış, Fredi’nin çelik tırnakları yüzünü tırmalıyor. Yok mu kurtaracak baht-ı kara mâderini?..