Güzel bir gün. Bahar günü olabilir mi bu; ama sonbahar! Gökyüzünde kuşlar kavis çizerek uçuşuyor. Yokuş aşağı iniyorum; ama yokuş yukarı da çıkabilirdim! Önüm sıra bir sıkıntı yürüyor. Üzerindeki bütün yükü atmış öylece… Ben de arka sıra yürüyorum. Ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum; hem bunun ne önemi var. Yok mu gerçekten; var mı yok mu tartışacak değilim! Sıkıntı yürüdü yürüdü gri bir ufuktan aştı gitti; görünmez oluncaya kadar izlediğimi söylemeliyim. Söylemezsem üzerimde borç kalır! Kimin borcu! Orasını karıştırma! Neresini karıştırmalıyım pardon!

Çocuklar, babalarının kendilerine ait tapulu evlerinde dünyaya geliyor. Ailelerin büyükleri kadınlar, günü geldiğinde toplanıp doğum meselesini hallediyor. Erkekler bir yerde toplanmış güzel bir yarenliktedir. Bebeklerin doğumu, o esnada oralarda bir yerlerde bulunan komşu çocuklardan biriyle erkeklere bildiriliyor. Haberi getiren, müjdeyi babaya değil dedeye veriyor. Çünkü babalar böyle zamanlarda büyüklerinden utanıyor. Dede tebrikleri kabul ediyor. Hemen izzet ikramda bulunuyor etrafta oturanlara. Konu komşu dedeye hayırlı olsunda adeta yarışıyor. Birkaç gün sonra bebeğin kulağına ezan okunarak ismi veriliyor. Dede üst katta oturuyor, alt katlarda ise halalar, amcalar, teyzeler ve dayılar var. Zaten üst sokakta da büyük halalar, büyük amcalar, büyük teyzeler, büyük dayılar oturuyor. Onların orada da büyük dede ve nineler var…

Camiler işlek caddeler üzerinde. Yanlarında okul. Karşılarında dondurmacı. Onun yanında market. Markette bulunmayan bir şey yok. Fırın marketin alt tarafında. Koltuğunda da bisikletçi. Aşağıda bir yerde güzel bir bahçe. Bahçede mevsimine göre her türlü meyve ve sebzeler var. Çocuklar sokaklarda oynuyor. Ezan vakti camilerin bahçelerini dolduruyorlar. İstisnasız hepsi dedelerinden, ninelerinden veya babalarından, annelerinden namaz surelerini öğrenmişler. Okullardaki öğretmenlerin hepsi öğretmen. Öğrencilerin hepsi öğrenci. Okullardaki derslerin hiçbiri namaz sureleriyle çelişmiyor. Surelerle okul dersleri aynı ırmağın damlaları gibi. Gürül gürül kendi eğitim ve öğretimimiz.

İşyerlerinde işverenler ya da yöneticiler çalışanlarının maaşlarını bir günü bırakın bir saat bile geç vermiyor. Maaşlar ayın birinde mi ayın birinde veriliyor, ayın onbeşinde mi ayın onbeşinde veriliyor. Yöneticiler kul hakkı yemiyor. Çalışanına hak ettiğini veriyor. Kendi adamına çok verip adamı olmayana az vermiyor. Her çalışana insan gibi yaşayacak maaş veriliyor. Her çalışan bankadan kredi çekmeden ya da bir başkasından borç almadan kendi maaşıyla otuz yaşamadan evini alıyor, arabasını alıyor. Ev ve araba almak marketten ekmek almak kadar sıradan ve doğal bir şekilde oluyor. Herhangi bir alışverişte satıcılar ve alıcılar birbirini kandırmıyor. Satılan bir şeyin değeri ne ise satıcı onu söylüyor ona satıyor, satılan bir şeyin değeri ne ise alıcı onu veriyor aşağı indirmeye çalışmıyor. Zaten namaz vakitlerinde dükkânlarını açık bırakıp camiye gidiyor esnaf. Kimse kapısı açık diye herhangi bir dükkândan bir şey çalmıyor, buna para dâhil.

Devlet dairesinde işe başlamak için üniversite bitiriliyor işe başlanıyor. Her üniversite mezunu devlet memuru oluyor. Üniversiteyi bitirene hemen kadro veriliyor. Üniversitelerin fakültelerinin bölümleri adedince ve o bölümlerden mezun mevcudunca kamu personeli ataması yapılıyor. Hiçbir devlet dairesine torpille girilemiyor. Devletin yetkili yöneticileri hiç kimseye torpil yapmıyor. Her ne konuda olursa olsun devlet adaletten hiç şaşmıyor. Parası olanı haklı parası olmayanı haksız göstermiyor. Haklı gerçekten haklıdır, haksız gerçekten haksızdır. Mahkemeler güvenilirdir. Zaten devletin her kurumu güvenilir ve mükemmeldir. Devlet yöneticileri kul hakkı yemiyor. Bütün yöneticiler çok iyi insanlardır. Çok iyi!

Sevgili okuyucular kafayı sıyırdığımı düşünmeniz normaldir!