Diyelim ki, bir gecekondu mahallesinde kıt kanaat

geçinmeye ve çocuklarınızın karnını doyurmaya çalışıyorsunuz. Kimi zaman semt

pazarlarına koşuyor ve arta kalan ürünleri topluyor kimi zaman ördüğünüz

çorapları satıyor kimi zaman komşuların yardımları ile hayatta kalma mücadelesi

veriyorsunuz. Bir yoksulun nasıl yaşayabileceğini sorsalar kitaplar dolusu

tecrübe aktaracak kadar bilgi sahibisiniz. Meyve ve sebzelerin kabuklarına

kadar nasıl değerlendirildiğini, kurumuş ekmeklerden nasıl katık yapıldığını,

çorbanın suyuna bandırarak günü geçiştirmenin ne olduğunu anlatmaya vakit

yetmez. Hasılı kelam az para ile geçinebilmek için her gün yeni şeyler

öğreniyor ve bu deneyimlerinizi çocuklara da aktarıyorsunuz Bir gün komşunuz,

bir dernek, bir kurum ya da bir belediyenin yoksullara erzak dağıttığını haber

veriyor. Bir ümit koşuyorsunuz. Gözlerinizin içi gülüyor, çocuklara birkaç tas

çorba yapabilirim diye ümit ediyorsunuz. Hiç vakit kaybetmeden gidiyor ve

yardımla ilgili derneğin kapısını çalıyorsunuz, karşınıza asık yüzlü bir adam

çıkıyor. Adam küçümser bir tavırla bir dize sorular soruyor, cevap verirken

adeta bir kayanın altında kaldığınızı hissediyorsunuz. Gözlerinizi yere dikiyor

ve utana sıkıla her soruya cevap veriyorsunuz. Öyle ki bir paket erzak için

bütün hayatınızı anlatmak zorunda kalıyorsunuz. Sonra elinize bir kağıt

tutuşturuluyor ve bu evrakları getirdiğin sürece sana erzak verebiliriz

diyorlar. Bir gün sonra kendinizi muhtarlıkta buluyorsunuz. Yoksulluk kağıdı

alabilmek için sıraya giriyorsunuz. Yoksulluğunuzdan utanmıyorsunuz ama

çaresizliğin sizi sürüklediği noktaya baktıkça hüzünleniyorsunuz. Neyse ki az

sonra fakirliğinizi belgeleyen o evrak veriliyor ve sıra ikinci aşamaya

geliyor. Bu kez de üzerinizde hiçbir mülk olmadığına dair bir belge isteniyor,

yolunuz bitmiyor ikinci evrakı aldığınızda biraz rahatmış gibi görünüyorsunuz

ama boşuna. Bir duvarın kıyısına oturuyor ve durumunuzu bildiren bir dilekçe

yazıyor ve yoksulluğunuzu bütün detaylarıyla belgelendiriyorsunuz. Üçüncü gün

yola çıkıyor ve artık tamam diyorsunuz. Kapıya geldiğinizde yine asık yüzlü

insanlarla karşılaşıyorsunuz. Elinizdeki evrakları uzatırken biran önce

çıkmanın yollarını arıyorsunuz. Uzunca bir bekleyiş başlıyor, sizinle aynı

kaderi paylaşan insanlarla birlikte oturuyor sıranın kendinize gelmesini

bekliyorsunuz. Az sonra isminiz okunuyor ve elinize bir paket tutuşturuyor.

Büyük bir heyecanla çıkıyorsunuz. Bunca yorgunluğun ardından çocuklarıma bir

şeyler alabildim diye seviniyor ve evin yolunu tutuyorsunuz.  Eve geldiğinizde aynı heyecanla paketi

açıyorsunuz. İçinden beş paket makarna, bir paket kırmızı mercimek bir paket

nohut, bir paket tel şehriye çıkıyor Olsun buna da şükür diyor ve mutfağa

geçiyorsun. Fakat beş paket makarnayı alabilmek için yaşadığınız onca eziyet

hayalinizde yeniden canlanıyor ve sessizce ağlıyorsun.