Bir şehri tanımlayan nedir, neler ilk anda akla gelir diye düşünürken, yol boyunca dilimin ucunda içten içe mırıldandığım bir türküyle yol alıyorum. Bitlis e bu ikinci gelişim. İlk gelişimizde bir rüya gibi gelip geçmiştik. Bu gelişimde üç gün burada bir çalışma yapacağız. Mırıldandığım türkünün çok hazin bir öyküsü var. Türküden önce öyküyü okurlarımla paylaşıp ardından da türküden bir bölüm alıntılayalım. Rusların işgali sırasında Bitlis halkı şehri terk eder. Bir süre sonra Ruslar çekilince, bir baba ile oğul evlerine dönmek üzere gelirler. Dideban dağının eteklerinde durular, baba oğlunu şehre gönderir. "Git şehre bir bak, neler olmuş, ne var ne yok Diye. Oğul şehre gider, baba Dideban dağının eteğinde onu bekler. Oğul şehirden döner uzaktan babasına seslenir. "Şehirde insan adına hiçbir canlı kalmamış. Sadece şehrin 5 minaresi ayaktadır. Baba yıkılır ve orada şu hüzünlü ağıtı seslendirir.
"Bitlis te beş minare
Beri gel oğlan beri gel
Yüreğim dolu yare
Beri gel oğlan beri gel
İsterem yanen gelem
Beri gel oğlan beri gel
Cebimde yok on pare
Beri gel oğlan beri gel"
Bu türkünün hüznüyle şehre geldiğimden beri, şehrin ruhunu yakalama ve şehri solumaya fırsat bulmadan insanların hasbiliği ve güzelliğiyle donanmış, basın toplantısı masasında buldum kendimi. Ben selâm verdiğimde ve Erbakan Hoca ile Recai Bey in selâmlarını ilettiğimde insanlar yarım doğrularak, ellerini göğüslerine götürerek hürmet ile aldılar. Bende derin bir duygu oluşturan bu türkü, bu insanların sıcaklığı sarıp sarmaladı.
Bu Müslüman şehrin insanları Müslümanlığın en ince hallerini yaşıyorlar. Bunu kendi doğallıkları içinde yapıyorlar. Toplantının ilerleyen zamanında akşam ezanı okunmaya başladığı anda da, salonu dolduran kalabalık hep birlikte yarım bir doğruluşla, ezana hürmeten kalktılar ellerini göğüslerine götürdüler ve yerlerine oturdular.
Güneydoğu insanının bu hasbiliği ve güzelliğinin üzerine ağdırılan yabancılığın bize ait olmayan yanı alabildiğine sırıtıyor. Daha uçakta iken halkın taşıdığı yüz ile bu halka musallat edilmeye çalışılan yabancı yüz arasında dağlar kadar fark var. Bunu uçaktan itibaren gözlemlememle birlikte, şehre geldiğimiz ana kadar ve şehirde de çeşitli yönleriyle görebiliyoruz. Bu Müslüman ve hasbi güzel insanlar tembelliğe yönlendiriliyorlar. Üreticilik ruhu ellerinden alınan bu insanlar bir çaresizliğe itiliyorlar. Tütünü, hayvancılığı, ziraatı olan bu bölge üreticilikten giderek uzaklaştırılmış.
İnsanlar dilenci hale getirilmiş. Veren el olmak yerine dilenen el oluvermişler. En hazin yanı bu. Kemal Derviş ve IMF programları çerçevesinde tütün üretimi sınırlanınca cep başına 200 kilogram tütün üretebiliyorlar. Cep, tütün üreten bir aile anlamına geliyor. Örneğin 40 ila 50 hanelik bir köyde en az 40 aile, yani 40 cep varmış. Şu anda bir köyde 5 ya da 6 cep bulunuyor. Onlar da ancak 200 kg. tütün üretebiliyorlar.
Bölgede yeşil kart yaygın. Okul zamanı ise kız çocuklarına ayda 25, erkek çocuklar da 20 YTL veriliyor. Fakirlik aşırı boyutta. Fak Fuk Fon ile bazı market sahipleri, bunlardan biri İstanbul da, kullanım tarihi geçmiş çöpe atılacak olan gıda maddelerini buraya gönderip dağıtıyorlar. Fondan da kömür dağıtılıyor. Dolayısıyla üreticilik ruhu öldürülmüş bulunuyor.
Bir diğer önemli gelişme Barzani nin giderek sempati toplaması. Kuzey Irak ta yükselen gelir düzeyi, Barzani nin Türkiye deki Kürt milliyetçilerinden daha Müslüman bir görüntü içinde olmasından dolayı yüzlerini oraya çevirmiş bulunuyorlar. Barzani nin son çıkışı da buradaki Kürt milliyetçilerini cesaretlendirmiştir.
Korkumuz, bu yabancı ruhlu işgal bizleri yeni ağıtlara götürmesin. Yeni hazin türküleri kaldıracak takatimiz yok. Bu milletin bir tek şansı var İslâm bilinci ve Milli Görüş ruhu etrafında yeniden toparlanması. Başka bir çözümü bulunmuyor.