“BU ZAMANDA MI?” derken… “Olmaz” derken… Hatta, “bir daha asla olmaz” derken; bugün bir “darbe” gündemiyle daha başbaşayız. Bir kez daha gördük ki; bu milletin, bu ülkenin ve de bu coğrafyanın üzerinde planları olanlar hiçbir şekilde boş durmuyor. Türkiye, uzun zamandır hasretini yaşadığımız “birlik ve beraberlik” coşkusuyla, artık yok olduğu sanılan “sağduyusuyla” büyük bir tehdidi savuşturmasını bildi, çok şükür.
“Darbe” denince önce darbeye dair hatırlayacağımızı zihnimizde harmanlamakta fayda var. Darbeler hiçbir zaman çare değil, aksine kronik çözümsüzlükleri ülkelere taşırlar. Bugüne kadar bütün askeri darbeler Türkiye’yi bir kaos ortamından, başka bir kaos ortamına sürüklemiştir sadece. ABD’nin, Irak ve Afganistan gibi çeşitli İslam coğrafyalarına işgal ve yıkım ordularıyla “özgürlük ve demokrasi” götürmesi gibi, Türkiye’deki darbeler de “demokrasiyi” korumak ve “özgürlükleri” yaşatmak adına yapılmıştır hep. “Demokrasi ve özgürlük” diyerek darbe yapan askeri yönetimler önce demokrasiyi ve özgürlükleri kaldırmış, asıl darbeyi iktidara, siyasete değil bizzat halkın kendisine vurmuştur. Demokrasi adına darbe yapanlar da ilk önce demokrasiyi askıya almıştır.
BİR ORMAN YANGINIDIR, DARBE!
Darbeye soyunanların sırtında “adalet elbisesi” bulunmaz. Bu sebepledir ki, darbeler orman yangınından farksızdır. Orman yangını, arkasında nasıl bir tahribat bırakırsa, askeri darbeler de tam da öyle bir tahribata sebep olur bir ülkede… Çünkü vicdan ve adalet olmaz yol haritasında. Nasıl ateş rüzgarla birlikte ormanın derinliklerinde ilerlerken önüne çıkan her şeyi; her canlıyı yakıyor, yok ediyorsa... Ormanın ağaçlarını şu çam ağacı-bu palamut, şu yaş-bu kuru, beriki yüksek-diğeri alçak diye cinsine ve durumuna göre seçmeden yakıyorsa… Yerin üstündeki ve altındaki irili ufaklı orman hayvanlarını ayırt etmeksizin yok ediyorsa... Ormanın sadece belirlenmiş bir kısmını değil, ormanın bütününü tehdit ediyorsa... Darbeler de, şucu-bucu, o partili-bu partili, laik-antilaik, o tarikattan-bu tarikattan, iş adamı-emekçi, zengin-fakir diye insanları ayırmaz. İktidarla birlikte muhalefeti de kamuyla birlikte sivil hayatı da önüne katar. Tahribat toplumun bütün kesimleri üzerinde olur. Yangın, ormanın bütününü tehdit ettiği gibi; milleti yok sayarak, silahın gücü ve zorbalıkla iş başına gelen yönetimler de ülkenin ve milletin tamamını tehdit altına alır. Türkiye’deki ve dünyadaki askeri darbelerin bize öğrettiği tecrübe budur. Halka rağmen, sosyal ve toplumsal hakikatlere rağmen darbe yapılan ülkelerde kaotik ortam hep daha da derinleşmiş, tabiri caizse o ülkede toplumsal ve sosyal barış dikiş tutamaz hale gelmiştir. Nitekim Türkiye’miz de 1960 darbesinden beri bu “dikiş tutmaz” durumu yaşamaktadır.
HER DARBE, BİR SONRAKİ DARBENİN TARLASIDIR
1960 darbesi başaralı olmasaydı, Türkiye 1971 muhtırasını görmezdi.. 1971 muhtırası başaralı olmasaydı 12 Eylül yaşanmazdı. Eğer 12 Eylül darbesi olmasaydı 28 Şubat cuntacıları da elbette darbeye teşebbüs edemezdi. Askerin içerisindeki bir cuntanın koordine edip yürüttüğü 28 Şubat Post modern darbesine Türkiye adamakıllı bir tepki verebilseydi e-muhtıra da olmazdı, 15 Temmuz girişimi de. Her askeri darbe, bir sonrasına zemin olmuş, cesaret olmuştur. Darbelerin getirdiklerine, götürdüklerine baktığımız zaman, hiçbirisinin bu ülkeye ve millete kazandırdığı bir şeyin olmadığı aşikardır. Tecrübeler de ortada: Darbeler, millete hiçbir şey vermemiş hep bu ülkeden, bu milletten alıp götürmüştür. Askeri rejimler korku getirmiştir, baskı getirmiştir. Milli ve manevi dokumuzu zedeleyen darbeler, bu millette farklı ve yeni yeni ayrıştırmalar meydana getirmiştir.
Bu hakikatler ortadayken, hiçbir akıl ve vicdan sahibi, hiçbir vatanperver “darbe” istemez, Bir darbeye, bir darbe girişimine şu ya da bu te’ville azıcık bile olsa ‘haklılık’ payı biçmek kabul edilemez. İhtiraslarına esir olanlar, küçük hesaplara duçar olanlar ancak “darbeci” zihniyete sempati duyabilir, darbeyi izah etmeye çalışabilir. Darbeler siyaseti bütünüyle alt üst etmiştir her seferinde. İktidarıyla muhalefetiyle bütün siyasi partiler ve bütünüyle de siyaset kurumu zarar görmüştür.
15 TEMMUZ GECESİ BİR ŞEY OLDU: “BİR MUSİBET”TEN BİR MİLLET YENİDEN DOĞDU
Darbe dönemleri “sınanma” dönemidir birbakıma. Bir millet; kamusal dinamiğiyle sivil gücüyle, siyasetiyle medyasıyla, askeriyle polisiyle topyekün sınav verir. Türkiye’deki darbe girişimlerinin neredeyse tamamının başaralı olduğu gerçeği karşısında bugüne kadar hiç de pozitif sınav verdiğimizi söylemek mümkün değil maalesef. Fakat bu kez, bir kazanım var. “Bir”” ifadesiyle geçiştiremeyeceğimiz ehemmiyette kazanımdan bahsediyorum aslında.. Uzun zamandır sinsi bir stratejiyle “millet” olma duygumuzla oynanmakta; bizi millet yapan değerlerimiz erozyona uğratılmaktaydı. Birbirimizden uzaklaştırma, birbirimizden koparılma, nihayetinde kamplaşma ve kutuplaşma süreci bizi bize yabancılaştırıyordu. Konuşamaz, tartışamaz ve iletişim kuramaz durama sürüklenmiştik. Toplum “kesimlere” ayrılıyor, kesimler de birbirinden nefret ettiriliyordu. Herkesle ilgili bir takım yaftalar üretiliyor, havada uçuşuyordu. 15 Temmuz gecesi bir şey oldu: “Bir musibetten” yeniden bir millet doğdu.
Mesele sadece darbeyi savuşturmak meselesi değildir. Biz çok çok çok uzun zamandır bir millet refleksi ortaya koyamıyorduk. Terör olaylarında da, maden ocakları patlamalarında da, cenaze namazlarında da, devlet törenlerinde de halimiz kendimizi gösteriyordu. Hep beraber sevinemiyor, hep beraber üzülemiyorduk. İktidar seçim zaferlerinin kandırıcı sarhoşluğuyla, iktidar gücünün psikolojik tetiklemeleriyle hareket ediyor, Meclis muhalefeti ise birazcık “intikam” kokuyordu. Kavga, çatışma, hakaret siyaseti esir almıştı. Bu tavır ve üslup milleti de adeta alaşağı ediyordu. Fakat 15 Temmuz musibeti bir milleti kendisine getirdi. Millet olma duygusunu yeniden kazandık, kazanıyoruz inşallah. Bunun farkına varmak lazım ve bu süreci günbegün daha da güçlendirmek lazım. Meclis Başkanı Kahraman’ın parti liderlerini, Diyanet İşleri Başkanı’nı ve bütün devlet erkanını hep bareber ağırlamasında çekilen fotoğraf… Dün, Başbakan Binali Yıldırım ile CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun buluşması bu sürece pozitif bir etki yaptı. Aynı şekilde Bahçeli ile görüşme de olumlu. CHP Genel Başkanı bana göre Beştepe’ye de gitmeli. İktidar görüşmeleri burada bırakmaksızın, Saadet Partisi, Vatan Partisi, Büyük Birlik Partisi gibi Meclis dışındaki diğer muhalefet partileriyle de görüşme sürecini başlatmalı. Medya ile de artık akreditasyonlar kaldırılmalı ve bütün ayrımlara bir son verilmeli. Devletin işleyişinde medyanın da büyük bir öneme haiz olduğu bir kez daha görülmüşken, medya için de yeni bir sayfa açılmalı. Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın, Bakanların seyahatlerini, çalışmalarını takip konusunda gazeteler, televizyonlar, gazeteciler seçilmemeli. “Havuz medyası” tanımının ortadan kalkması için de bu gerekli duruyor. “Girmeden tefrika, bir millete düşman giremez”miş ya hani; tefrikayı ortadan kaldıracaksak eğer önce birilerinin beklediğinin aksine şeffaflığı ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak şart. Bunun için de Cumhurbaşkanlığı’nın bu konuda ivedi bir yol haritası belirlemesi gerekiyor.
“MİLLİ GÖRÜŞ BU MİLLETİN RUH KÖKÜDÜR”
Erbakan Hoca’mızın, “bu milletin tarihi, bu milletin taa kendisi, bu milletin ruh köküdür” diye ifade ettiği Milli Görüş hareketi, her biri ülke tarihimize kapkara notlar olarak düşülen darbelerden beri olmuştur. Milli Görüş; bu ülkeye, bu millete ve Müslüman coğrafyalara ve Ümemet-i Muhammed’e karşı tezgahlanan hiçbir karanlık kumpasın, plan ve projenin içerisinde olmamıştır. Parti davası güdülmemiş, particilik yapılmamıştır. Mevzu bahis vatan, millet ve milletin inanç ve değerleri olunca parti menfaatleri edilmemiştir. Saadet Partisi’ne gelinceye kadar tam dört tane siyasi partisi darbelerle kapatılmış Milli Görüş hareketi hiçbir darbenin yanında, sağında-solunda, şurasında burasında olmadığı gibi, hiçbir darbenin altında da kalmamıştır. Hiçbir darbe Milli Görüş’ü rayından çıkaramamış, değiştirememiş, başkalaştıramamıştır. Darbeler, Milli Görüş’ün partilerini kapatmış, partilerin isimlerini değiştirmiştir; ama Adil Düzen, İslam Birliği ve Yeni Bir Dünya hedefinden saptıramamıştır. Bugün günlerden 20 Temmuz… Hem Kıbrıs Barış Harekatı’nın hem de Saadet Partisi’nin kuruluşunun yıldönümü. Vatan ve milletin selameti için bedeller ödemiş, bu ülke ve milletin ağır badireleri atlatmasında moral ve motor güç olmuş olan Milli Görüş hareketi, Saadet Partisi’yle, AGD’siyle, Milli Gazete’siyle ve onlarca kuruluşuyla 15 Temmuz darbe girişimi karşısında da “amasız”, “fakatsız” ve de “hesapsız” şerefli bir tavır ortaya koydu. Bir kez daha gördük ki, “Milli Görüş bu milletin ruh köküdür”!
MİLLİ İRADENİN YERE DÜŞMESİNE RIZA GÖSTERİLMEZ
Evet Milli Gazete olarak diğer iktidar dönemlerinde olduğu gibi, 14 yıl boyunca bu iktidarın da birçok icraatını en etkili manşetlerle eleştirdik. Yanlışları söyleyip, doğruları gösterdik. Bunu yaparken de “Hak geldi, batıl zail oldu” nişanemizin bir gereği olarak ve Allah (c.c) indinde gerçek dostluğun bir gereği olarak yaptık. 44 yıl boyunca asparagasımız olmadı. Özel hayata musallat olmadık, yalan haber yapmadık. Elimize çamur hiç bulaşmadı; kalemimizden kin, öfke, bölücülük hiç damlamadı. Zihniyet ve fikir mücadelesi verdik. İsaril’le anlaşmayı haftalarca en etkili manşetlerle eleştirdik. AB Bakanlığı’na, süt bankasına karşı çıktık. 1 Mart tezkeresi başta olmak üzere Irak’ın işgalindeki, Suriye’deki yanlışları söylemekten geri durmadık. Faiz politikalarındaki uyarma vazifemizi de, milli ve manevi değerlere bekçiliği de hakkıyla yaptık. Fakat Milli Gazete, 15 Temmuz gecesi manşetini devirmekte ve darbeye karşı çıkmakta da tereddüt etmedi. “İhanet, gecenin karanlığında kendisini gösterdi… Darbe halka çarptı… Darbeye kalkışanların sesini “Ezan” sesi bastırdı,” üst başlığı ile “Ülke ve Millet Kazandı,” manşetini atarken de zerre tereddüt etmedik. Yarın hükümetin yapacağı yanlışlar olursa, yapılacak yanlışları yine manşete taşımaktan da geri duracak değiliz. Mesele bu kadar basit…
MUSTAFA KURDAŞ