Şairin söylediği gibi Var oldum, var edenin kayrasıyla!

deyip, müthiş bir özgüvenle geçmişte ve günümüzde olup bitenlere eleştirel bir

tarzda yaklaşıyor ve hayatı anlamaya ve yaşananlara yorum getirmeye çalışıyor:

Bu niçin böyle Bunun başka bir açıklaması yok mu Biri

bunu böyle yorumladıysa, onu bir başkası başka türlü açıklayamaz mı veya ben

haddimi bilerek anladığım gibi yorumlama hakkına sahip değil miyim Benim

yerime hep başkaları düşünüp, başkaları mı karar verecek Hep aynı suda

yıkanmaya mecbur muyum

Bireysel ya da toplumsal sorunlar yaşıyoruz ve bu

sorunları bir türlü aşamıyoruz; soruyoruz, soruşturuyoruz, fakat kimseden sorun

çözücü cevap alamıyoruz veya verilen cevaplar sorunları çözmüyor. Âlim

dediğimiz kişiler, bugünün sorunlarının çözümü için eski kitapları karıştırmaya

başlıyor. Yeni şeylere yeni çözümler, yeni bakışlar, alternatifler üretmek

yerine aynı şeylerin etrafında dönüp duruyorlar.

Aslında insanı zihinsel anlamda diri tutan şey, eleştirel

bir bakış açısına sahip olmaktır. Elbette bunun laf olsun diye değil de

gerçekten içselleştirilerek yapılması gerekir. Bunu yapabilmek için de zihinsel

bir birikime ihtiyaç olduğu gibi; yapıcı, uyarıcı, uyandırıcı eleştirinin

kişide mizaç halini almış olması lâzımdır.

Hayatı anlama ve yorumlama açısından bir duruşun sahibi

olmak gerekir. Herhangi bir eleştiriye ve mihenge tâbi tutmadan, omurgasız bir

şekilde kabulcülük mantığı veya mantıksızlığı içinde olmak ya da ayıp olur

düşüncesiyle yanlış olan bir şeye itiraz etmemek, iradeli insanın yapacağı bir

şey değildir.

Kuşkusuz özgün ve özgür yaşama isteğinin birtakım

bedelleri vardır. Ancak malumdur ki kesret te kaybolanlar, özgün ve özgür

olamazlar. Oysa tevhidi bilmek, ona uymak ve onu içselleştirmek, kesreti

ortadan kaldıracaktır, çünkü kesret ummanda inci aramak gibi bir şeydir, bir

nevi bilinmezlikler diyarında kaybolmak yani... Oysa özgün olan bilinir. Tevhit

özgündür, bunun için tevhidi bilen kesreti de bilir. Fakat kesrette tevhidi

bulmak imkânsız derecesinde güçtür.

Bir i bilince iki yi de, üçü de bilebiliriz. Bir i

(tevhit) bilen kişi ayrıca iki nin, üç ün ne olduğunu sormaya bile kalkışmaz.

Çünkü her şey bir de mündemiçtir. Bunu bilebilmek için de düşünmeye ve

araştırmacı bir kişiliğe sahip olmaya ihtiyaç vardır. Düşünmeyen insan,

Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım mantığı veya mantıksızlığı içinde olan

insandır.

O (AY), hayatı boyunca hep özgünlüğü ve özgürlüğü seçti;

çünkü gelenin keyfi için geçmişe söven bir karaktere sahip değildi. Hatta

kendisini adam vehmeden birader kılıklı kişiler, onu istismar ettiler, fakat

o, ne onları ne de başkalarını istismar etti. Çünkü herkes karakterinin icabını

sergiliyordu. Edepsize, Sen edepsizsin demenin bir faydasının olmadığı ve

olmayacağı gibi...

İnancını arı duru ve uygar biçimiyle anlamanın ve

yaşamanın gerekliliğini söylemine virt edindi. O, inancının, inandığını

söyleyen insanlar tarafından bilerek, bilmeyerek ya da gafletten dolayı

istismar edildiğini dillendirdi. O, İnanıyorsanız güçlüsünüz buyruğuna

gönülden bağlı biri olmayı erdemlilik olarak gördü. Eğer Güçlü değilseniz,

inanma konusunda sorunlusunuz deme cesaretini de gösterdi. İnandığını söyleyen

insanların yaşadığı bireysel, zihinsel, sosyal ve ruhsal sorunların,

inançlarından değil de inançlarının kişiliklerine yansımamasından

kaynaklandığını dillendirdi.

İstanbul da babasının görevi sebebiyle dinî ilimlerde

epey bir behre sahibi oldu. Babasının teşvikiyle tamamladığı hıfzını, mûsiki

eğitimi ve bilgisiyle de ikmal etti. Bunlarla da yetinmeyip sosyal hayatın

içinde onurlu, bilgili ve dik bir biçimde durabilmek için iletişim, hukuk gibi alanlarda

da ilgilenme ve bilgilenme yolunu seçti.

Aklı ereninden ermeyenine kadar birçok kimsenin nefsî

nefsî diye kafasını vurmadık duvar ve kapı bırakmadığı sosyal hayatta, bu tür

insanların onur mücadelesi nde yalnız kalmaları hiç de yadırganacak bir şey

değildir. Nefsinin kölesi olmuş insanların hali gerçekten çok vahim ve acınacak

bir haldir.

Dünyada erkek bir sese ihtiyaç var diyordu gönlü yanık

muhterem bir zat. O, erkek bir sesti, fakat o, ses yerine görüntü vermeyi

yeğliyordu. Duruşuyla, tavrıyla, suskunluğu ile yeri ve zamanı geldiğinde taşı

gediğine koymasıyla söyleyeceğini söylüyordu.

 Zulüm derecesinde

zalimliklere muhatap oldu. Fakat o, bunların hiçbirine boyun eğmedi. O, Ahmet

adına lâyık bir şekilde yaşamayı tercih etti, hiçbir zaman da Yılmaz soyadı

gibi yılmadı. Sevgili dosta, sağlıklı, mutlu ve onurlu bir ömür diliyorum.