Yazdığım iki kitabı yayımlayan Platon Plus Yayıncılık diğer çalışmaları da yayımlamak isteyince, “Hukuk Metodolojisi” üzerinde çalışmaya başladım. Daha önce yayımlanan kitaplar şunlardır: Hukuk Başlangıcı ve Ahlak-Hukuk İlişkisi (üçüncü baskı, 2024).

“Hukuk Metodolojisi” üzerinde çalışırken, doğal olarak yeni okumalar, araştırmalar yapmak gerekiyordu. Daha önceleri, farklı zamanlarda başvurduğum kaynaklardan birisi olan Prof. Dr. Orhan Münir Çağıl’ın “Hukuk ve Hukuk İlmine Giriş” adlı eserine bakarken, aşağıya alacağım satırlar dikkatimi çekti ve diğer insanlar tarafından okunmasının yararlı olacağını düşündüm.

Prof. Dr. Orhan Münir Çağıl’ı, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde yaptığım doktora çalışması sürecinde tanıdım. Tez konusu Hukuk Felsefesi alanında olduğu için, Prof. Dr. Vecdi Aral tez danışmanıydı. Emekli olmasına rağmen belli günlerde ziyarete gelen Çağıl hocayla da karşılaşıp sohbetinde bulunuyordum. Hitler’in iktidara gelişi sürecinde, doktora çalışması için Almanya’da bulunmuştu. Anlattığına göre, Hitler’in, halka yaptığı bir konuşmada Katolikliğe, dolayısıyla Papa’ya yönelttiği eleştiri üzerine, Vatikan’ın desteğini çektiği ve Hitler iktidarının düşüş sürecine girdiği yönünde bir hatırasını anlatmıştı. Marmara İlahiyat’ta “Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü”nde bazı arkadaşların isteği üzerine Orhan Münir Çağıl’a bir konuşma yapması teklifinde bulunmuştum. Teklifi kabul etmiş ve belirlenen günde konuşma gerçekleşmişti. Bu vesileyle konuşmanın metnini Osmanlıca yazılmış bir metin olarak bana vermişti.

Prof. Dr. Orhan Münir Çağıl’ın söz konusu kitabındaki satırları, kendi üslubuyla, şöyledir:

“Hukuk normu ile sosyal bünyenin, ide ile (logos ve etos) sosyal hayatın birbirine nispeti, bunlar arasındaki ahenk ve muvazene, politik ve ideolojik mülahazalara göre değil, objektif ölçülere, eşyanın tabiatına göre tayin edilmelidir. Hukuk, sadece sosyal bir realite, zaman-mekân nizamında beliren çıplak bir fenomen değil, aynı zamanda normatif bir değerdir. Sosyal realite olarak hukuk, ampirik bir mutadır, zamanın seyri içinde değişen bir şeydir. Normatif bir değer olarak hukuk ise, adalet idesinde hakiki ve ebedi manasına kavuşur. Müspet hukuk nizamları, muhtelif dünya ve hayat görüşlerinin, bunlar arasındaki mücadelelerin tesirine maruz kalabilir; bu tesir altında hukuki muhteva değişebilir; fakat ne olursa olsun, belirttiğimiz hakikat, asla, unutulmamalıdır. Aksi takdirde hukuk; idari, politik, ya da ideolojik bir teknik haline gelir. Bu da, hukukun sonu demektir. Onun için, gerek teorik, gerek pratik sahada, politikaya ve her türlü ideolojiye karşı, hukukun istiklali ve üstünlüğü korunmalıdır. Hukuk ifsat edilmemeli, adalet yerinden oynatılmamalıdır. Çünkü ifsat edilen hukuk, yerinden oynatılan adalet, bunu yapanları, er geç, beraberinden alır götürür.

Sosyal bir topluluk için, beşeri camialar için en büyük tehlike, hukukçuların hukuka ihanet etmeleri, hukuka inanmamaları, hukuku alelade bir şey derekesine düşürmeleri; politik cereyanların tesiri veya iktidarın baskısı altında, hukuku ifsat etmeleridir. Hukukçu, gerek ilim adamı olarak, gerek hâkim, avukat, idare amiri ve memuru olarak, cemiyette oynadığı ciddi rolü bilmeli ve ona göre hareket etmelidir. Bu rol, gerek teorik, gerek pratik sahada, hukuk idesini, adalet idesini korumak ve gerçekleştirmektir. Bu rol, haklı ile haksızı birbirinden ayıracak ölçüleri tespit ve muhafaza etmek, hak ile batıl arasındaki hududun birbirine karışmamasına dikkat etmektir. Haklı ile haksızı birbirinden ayırmak: -insan için, bundan daha mühim bir şey tasavvur edilebilir mi? Tıbbın, biyolojik dünyada, sıhhat uğrunda hastalıklara, hayat uğrunda ölüme karşı daimi mücadelesi ne ise, hukuk felsefesinin, ilminin ve tatbikatının, sosyal dünyada, hukuk idesi uğrunda hukuka düşman kuvvetlere karşı; hak ve hakikat uğrunda haksızlıklara ve yalana karşı daimi mücadelesi de, odur. Hukuk, belki ilk bakışta, sırf günlük hayatın bazı muayyen pratik ihtiyaçlarını karşılayan, alelade bir tatbikatmış gibi görünür; fakat, bu, sadece bir görünüştür, yoksa, hukukun hakiki varlığı değildir. Hesiodos’un şu fikirleri, hukukun, insan hayatı için ifade ettiği mana ve değeri; onun, ampirik hayatın fani tezahürlerinden olmadığını, bilakis, mekân-zaman nizamının müşahhas-tarihi halleri ve şartlarını nizamlı ve manalı bir bütün haline getiren, zaman üstü manevi bir realite olduğunu göstermektedir:

“Daima kulak ver hakka,

Kaba kuvvete başvurma asla,

Hürmet et hakka, haddini aşma;

Ölçüsüzlüklerden sakın!

Birbirlerini yiyebilirler, yutabilirler hayvanlar;

Çünkü onlar, hukuk idesinden mahrumdurlar!

Hâlbuki nimetlerine en ulvisini,

Hak şuurunu, hukuk idesini, yalnız, insanlara ihsan etti Tanrı!”

İstanbul-Şişli, 15 Şubat 1971 Orhan Münir Çağıl (s. LVI-LVII)