Gündüze dair olanların kendini yarına bıraktığı bir vakit şehrin üstünde sakin bir tepeye çıkıp hem şehre hem de geceye bakarken, “Neyimiz var?” diye mırıldandım. Bir yanda “insan eli” ile harmanlanmış koca bir şehir, bir yanda da tüm haşmetiyle varlığını iliklere kadar hissettiren bir gökyüzü. Bize ne diyor bunca âlem ya da bize ne demek düşüyor? Sermayemiz belli elimde, avucumda “bir fikrim var.”

Dağda yalnızlığın vermiş olduğu bir ürküntünün yanı sıra duyusal bir serkonizasyon hali zorluyor zihnimi. Belgesellerde izlediğimiz yalnız başına doğada mücadele eden maceracıların tamamen “güç ve uyum” üzerine kurdukları basit cümleler geliyor aklıma. “Güçlü ve doğayla uyumlu isen hayatta kalabilirsin.” Öyle de acaba hayatta kalmak insan için yeterli bir yeti mi? Vahşiliği özgürlüğe yeğlemek olacak iş mi? Doğal olan doğada olmak mı? İnsanda kalmak ne demek?

İnsan ile doğa kavramlarını ele aldığımızda hemen “egemenlik” üzerine konuşmaya başlarız. İnsanın doğası, doğanın doğası, insanın doğa karşısındaki durumu, doğanın insan karşısındaki akıbeti, doğaya karşı insan ve saire… Ancak hep dönüp dolaşıp egemene bir selam çakarız! Kimin daha muktedir olduğunun, güç ispatının doruğunu yaşarız kendimizce.

“Peki, aslolan nedir?” sorusu insanın doğayı bir tarafa bırakıp hakikate yöneldiği ender sahnelerdendir. Öyle de elimizde ne var, aslolana nasıl ulaşacağız? Hakikat demekle hakikat bulunmaz ya! Neye neyle bakmalı?

İdrakim insanlığın serencamı, tecrübesi ve gelmiş olduğu nokta itibari ile fikrimi iki kavram üzerine yoğunlaştırıyor: “Kemâl” ve “Cemâl”

İnsan aklının kemali ve cemali. Hemen muhayyileme bir animasyon ve karikatür gibi George Orwell’ın “Hayvan Çiftliği” düşüyor. Birbirini yiyen, parçalayan hayvan güruhu arasından biri çıkıp, “Durun millet, ne alıp veremiyorsunuz? Derdiniz ne?” diyor. Sanki her şey bir anda buz kesiyor. Duruyor her şey. Herkes bir lahza bir noktaya odaklanıyor: “Hakikaten biz ne yapıyoruz? Derdimiz ne?” Sonrasını biliyorsunuz zaten aklın gücü ve şehirleşme temayülleri… Kimine göre iyi, kimine göre kötü.

Tabii bu arada insan da tabiatla hemhal olmayı bir kenara bırakıp şehre iniyor.

Şehirler; özgürlük üsleri, uygarlık merkezleri, medeniyet serüveni. Ortak iradenin, birlikte yaşamanın inisiyatifi. Devlet olmanın izzeti. Yani insan aklının kemâli ve cemâli. Ve yine esaret üsleri, ilkellik merkezleri, barbarlığın serüveni. Tekebbürün inisiyatifi. Devlet olmanın zilleti. Yani insan aklının kabahati ve keraheti.

Ne garip ki iki ayrı ucun terennümleri arasında doğada çıplak gözle görebileceğimiz, ona karşılık gelecek bir şey yok!

İnsanın yeri geldiğinde yaratılmışların en üstünü, yeri geldiğinde de yaratılmışların en aşağılığı olmasındaki hikmet; şehirlerimiz için de aynı ahlak çizgisinin izdüşümüne karşılık gelmektedir. Şehirlerimizi getirdiğimiz seviye bu terazidedir. Özgürlüğün varoşları olan doğadan kopuşumuz bu mihraklaşma nispetindedir. Çünkü insan, hikmeti ekolojiden değil, kurduğu şehirlerden alır.

Şehirler; aklımızın düzeni, aynası, inşasıdır. Bu inşada aklın kemalde ve cemalde en ulvi dayanaklarından biri ise “adalet”tir. Adalet, insan için hayatta kalmadan fazlasıdır. Bu minvalde adalet, hukuki bir terimden öte bir hukuk (yaşatma) biçimidir. Bu kategoride en önemli mesele ise adaletin tanımlanması ve her neye yöneliyor isek onun adaletle olan münasebetini çözümleyebilmemizdedir.

Metafizik temellendirmesi ile “Tanrıyı şehre çağırmak” mottosunu şehirlerimize hakikatiyle işlemeliyiz. Doğada yıldızlara, çiçeklere, böceklere bakarak “aşkın yaratıcı” ile kurduğumuz ilişkiyi; şehirde insan elinin değdiği siyaset, emek, aile, trafik, altyapı, üstyapı, komşuluk, okul, mimari, kültür gibi tüm unsurları dikkate alarak “aşkın yönetici” ile de kurabilmeliyiz.

Şehirlerimizi “yaşatmak”, insanlığımızı sürdürmek istiyorsak kâinatın doğasında saklı olan ilahi adaleti tüm ilişkilerimize taşımak zorundayız. Geceden aldığımız ilahi lezzeti, şehirlerimizde de alabilmeliyiz. Gece ile gündüzün birbirini takip eden adilane ölçüsünü insanlık dairesinde de tutturabilmeliyiz.

Eğer hakkı ile adaletle tanışır isek, “Devlet küfür ile ayakta kalır ama zulüm ile ayakta kalmaz” sözünü anlamlandırabiliriz. Dahası insan kudretinin en olgun ve en güzel şeklini şehirlerimize nakşedebilir; kemâlde cemâli, cemâlde kemâli görebiliriz.