Merhum Recai Kutan Bey ile siyasal faaliyetlerim zamanında zaman zaman bir araya gelişlerimiz oldu. Dışarıdan göründüğünden daha çok içeriden bakılınca ne denli samimi, içten ve mütebessim olduğuna tanıktık. Hemen her buluşmamızda bir araya gelişimizde benim bir edebiyatçı oluşumdan konu şiir ve düşünceye gelirdi. Genelde de kendisi konuyu açardı. Üstad Necip Fazıl, Arif Nihat Asya gibi şairlerin şiirlerini ezbere okur, o zaman yüz ifadesi çok daha farklı olurdu. Düşünce yönünün ağırlıkta olması da onu farklı bir devlet adamı konumunda gösteriyordu.

Sık olmasa da kimi zaman telefon ile de görüşürdük. Sadece bir görüşmemizin, görüştürülmemizin pişmanlığını duymuyor değilim. O, görüşmem iyi niyetli ve samimi idi. Benim böyle bir görüşmeye neden olanın sonradan yaptıklarıydı beni pişman eden. Bunu kendimde saklı tutuyorum. Gerçi bu konuyla ilgili sonradan Recai Bey ile herhangi bir konuşmamız olmadı. Benim açımdan vicdani bir rahatsızlık oldu.

Saadet Partisi Genel Başkanlığı sırasında; benim için önemli konulardan biri, arandım, üstad Sezai Karakoç ile görüşmek için bir randevu istemem oldu. Recai Bey, ben, gazetenin muhabiri Şaban Kalafat ile birlikte Cağaloğlu’ndaki son dönemdeki Diriliş dergisine gittik. Şaban’ın fotoğraf çekmesine izin vermedi. O buluşmada Mustafa Kirenci Bey de vardı. Üstad ile aralarında uzun bir sohbet oldu, belki de üç saate yakın. O sırada üstad özellikle Güneydoğu sorunu üzerinde uzun uzun durdu, anlattı, sorunun giderek büyüyeceğini, çok tehlikeli boyutlara ulaşacağını anlattı. İslâm medeniyeti düzleminde, İslâm milleti merkezli bir bütünleşmenin yeniden sağlanabilmesi gerektiğini vurguladı. Birçok öneri sıraladı. “Gökten düşmekte olan cisim inmeye devam ettikçe hız kazanacağını bunun şiddetiyle olan sarsıntıdan sonra toparlanılmayacağını” anlattı. Bu ifadeler biraz da mealendir. Bu konuyu daha çok gündemde tuttu.

Recai Bey, Diyarbakır’da DSİ Bölge Müdürlüğü sırasında yaşadığı kimi tanıklıklarını anlattı. Bölgenin önde gelen insanlarının aşağılandığını, elleri bağlanarak kamyonetler üzerinde dolaştırılarak teşhir edildiklerini, süründürdüklerini aktardı. O zaman yüz ifadesi hüzünlendi. Başka zamanlarda da bunları anlattığı oldu. Bölge insanının nasıl devletten uzaklaştığını, nefretle yüklendiğini bir tanık olarak acıyla söylüyordu.

Sezai Bey’in kardeşi o sırada Recai Bey’in olduğu kurumda birlikte çalışıyorlarmış. Onlardan söz edildi. Ayrıntılı konuşma aralarında geçti. Ayrıldığımızda Sezai Bey kapıya kadar uğurladı. Recai Bey de oldukça memnun ayrıldı.

Üstad Sezai Bey ile daha önceki görüşmelerimizin birinde konu D-8’lerden açıldı. “Keşke bu oluşum büyük gösterilere dönüştürülmeden sessiz sedasız yapılsaydı. Erbakan Recai Bey’i İran’a göndererek bu anlaşmalar yapılsaydı.” D-8 oluşumunu önemsiyordu. Müslümanlar arasındaki her oluşuma olumlu yaklaşıyordu Sezai Bey.

Recai Bey ESAM’ın başında idi. Hep öyle kaldı. Recai Bey’in önerisi ile edebiyat, sanat ve şiir üzerine bir söyleşi yapmam için davet edildim. Söyleşi boyunca yanıma oturdu. Benim bizim düşünce ve sanat izleğini anlatmam onu memnun etmişti. Konuşmanın sonunda toparlarken üstad Necip Fazıl’dan Arif Nihat Asya’dan şiirler okudu, sanatın ve şiirin önemini vurguladı. Malatya’da lisede öğrenci iken Arif Nihat Asya edebiyat öğretmenleri imiş. İstanbul’a geldiği zaman da öğrenci dernekleri içinde yer almış onların çıkardığı dergileri dağıttıklarından bahsetti.

Program bitince, şoförü ile beni havaalanına gönderdi VIP’den göndertti. Benim çok da alışık olmadığım bir durumdu bu. Fakat onun bize verdiği değer bakımından kıymetli idi.

Ankara’ya gidiş gelişlerim oldukça seyrekti. Birinde ESAM’da İranlı bilim ve sanat insanlarıyla bir oturumumuz oldu. Osman Bayraktar, Mehmet Özger, adını anımsayamadığım Sakarya’dan gelen bir arkadaş ve ben oturumda olacaktık. Oturumu ben yönetecektim. Binanın altındaki Kitap Kafe’de Recai Bey oturuyordu Osman Bey ile ikimiz gidip elini öptük. Osman Bey Recai Bey’in oğlu ile üniversitede arkadaşlarmış. Evlerine gittiklerini, çorbalarını yediklerini anlattı. İranlıların konuşmaları daha çok bölgesel, yerel kalıyordu. Biraz da onların da Türklerde olduğu gibi bir üstünlük düşünceleri öne çıkıyordu. Biz ise daha çok İslâm medeniyet bütünlüğünden, birliktelikten söz ettik.

Recai Bey merdivenleri çıkmada zorlandığı için, gelemeyeceğini üzüntüyle belirtti.

Siyasal tutumu, durumu, duruşu hiçbir zaman günün siyasal tutum ve davranışlarıyla örtüşmüyordu. Gayet yumuşak bir yaklaşımı vardı. İncitmeyen, hakaret etmeyen, kendini anlatan, medeniyetimizi anlatan yaklaşımlarda bulunurdu. Milli Görüş hareketinin salt bir siyasal hareket olmadığını bir düşünce hareketi olduğunu vurgulardı. 28 Şubat sürecinde okuduğu metin de, onun kişiliği gereği oldukça dikkatli ve özenliydi. Psikolojik gerilimden ötürü metni okurken ellerinin titremiş olması, özellikle parti içinde bulunan bir kanat tarafından eleştiri konusu oldu. Oysaki gerilimi tırmandırmanın Müslümanlara ne gibi zararlar getireceğini çok iyi biliyorlardı. Konuyla ilgili Aytunç Altındal bir anısını aktardı televizyonlarda ve oturumlarda. Hoca’ya “bu eylemde bulunan subayları neden ihraç etmediklerini sorduklarında”, “böyle bir şey yaparsak çok kan akardı, bunu göze alamazdım” demiş Hoca. Recai Bey’in tutumu da bundan farklı değildi.

Süreçler hep böyle kazasız belâsız atlatıldı. Kimse bu anlamda fiziki bir zarar görmedi. Elbette zulümler, aşağılamalar, çokça zarar görenler oldu ama sonuçta zulmedenler kaybetti. Milletimiz kazandı. Kazandı ama bu büyük emek ve çaba ne yazık ki bir başka yöne evrildirildi, bir başka boyut oluştu. Bundan dolayı da çok üzüldü. Gene de kimseyle kavgalı değildi. Kavga ve gerilimi sevmezdi.

O kuşağın insanları her yönüyle oldukça özenliydiler. Çok acı çekmiş bir kuşaktı. Sadece kendileri için değil halkımız için de özenli olmak zorundaydılar.

O kadrolar için şimdi geriye dönüp bakıldığında hiç kimse onların üzerinde bir leke, bir kusur göremez. Elbette eksiklikler vardı, olacaktı da. Bütüne bakıldığında asıl güzel yönleri öne çıkar.

Erbakan hükümeti kurulduğunda, üzerinde bulunan Kanal 7’nin haklarını emaneten devretti. Bakanlık sürecinde tartışmalara neden olabilecek hiçbir kuşkunun olmasına fırsat verilmek istenmiyordu. Döneme ilişkin anlattığı önemli bir konu: “Bakanlık görevini devraldıktan sonra Mesut Yılmaz döneminden kalan bürokratlarla devam ettik. Çok az bir takviyede bulunduk. Oldukça başarılı işler yaptık. Biz bırakmak zorunda kalınca, onlardan kalan bizimle çalışan bütün bürokratları, bizimle çalıştılar diye görevden aldılar. Oysa onlar onların göreve getirdikleri kimselerdi.” Bunu da onların tutumunu göstermek bakımından tebessüm ederek anlatırdı. İnce bir ironisi vardı.

O kadrolara ilişkin genel kanı şuydu karşı taraftakiler tarafından: “Bunlar yemezler, yedirmezler ama şeriatçıdırlar” derlerdi. Bu bir gerçekti. Onların yolsuzluklarından, haksızlıklarından hiç kimse söz edemez. Bu güzel insanların Müslümanları temsilinde oldukça özenliydiler.

O kuşağın son temsilcilerinden biriydi. Geride şimdi Yasin Hatipoğlu ile Temel Karamollaoğlu Bey kaldılar. Onlar da hayırlı ömür niyaz ediyorum.

Recai Bey başta olmak üzere cümlesine rahmet diliyorum. Müslümanları temsilleri bakımından rahmet ve hürmet ile anılmayı hak ediyorlar. Böyle bir kuşak bir daha bir araya gelir mi, Allah bilir. Çile ile acı çeken ve çektiklerinin bedelini ağır ödeyen bu insanlar birer anıt insan olarak anılacaklar. Siyasal anlamda insanların isimleri çabuk unutulur. Fakat bu insanların emekleri, amaç ve niyetleri hayır üzerine olduğundan unutulmayacaklar, rahmetle anılacaklar. Siyasetleri, yaşayışları sadaka-i cariyedir, cihattır. Zaten bu, onlar için yeter bir tanıklıktır.