Rasulullah Aleyhisselatu Vesselam, Ramazan ayı gelmeden üç ayların başında, “Allah’ım bize Recep ve Şaban’ı mübarek kıl ve bizi Ramazan ayına ulaştır” diye dua etmiştir.

Allah-u Teâlâ’ya şükürler olsun ki Recep, Şaban ve Ramazan ayını, bu mübarek ayın içerisinde ve bin aydan daha hayırlı olan (Kadir Sûresi, 1-5) Kadir Gecesi ve Ramazan Bayramı'nı idrak ettik. Allah-u Teâlâ nasip eder ve Kurban Bayramı’na kavuşursak, şükredeceğiz büyük bir iştiyakla.

Açıp ellerimizi şükretmeliyiz âlemlerin Rabbi’ne. Şükretmeliyiz “kul” olarak muhatap kabul edildiğimiz için. Duada şöyle demeliyiz: “Ya Rabbi! Elest bezmi’nde Sana verdiğimiz söze sadık kalacağız. Senin dinini bütün dünyaya hâkim kılmak için malımızı, canımızı, bütün ömrümüzü vakfedeceğiz. Elest bezmi’nde yaptığımız ‘Yaratıcı-Kul’ antlaşmasına sadık kalacağız. Senin adaletini bütün dünyaya hâkim kılmak için gece gündüz demeden çalışacağız. Fetihlere önce yürek fethiyle başlayacağız. Sonra aile, komşu, akraba, sonra bütün bir dünya fetholacak. Önce yürek devletini kuracağız, sonra şahsiyetli İslâm nizamını dünyaya hâkim kılacağız. Nefsimizi terbiye ederek başladığımız bu yol mutlaka menziline varacak”. Çünkü, emrin haktır Ya Rabbi. Kur’an-ı Kerim’de buyurduğun gibi, “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır” (Saff Sûresi, 8).

Sonra O Nebiyyi Muhterem, Resûl-üs-Sakaleyn, Hâtem-ül Enbiyâ Muhammed Aleyhisselatu Vesselam’a ümmet olma bahtiyarlığına erdiğimiz için şükretmeli ve “Âlemlerin Rabbi koruyucumuz, insanların en şereflisini liderimizse kim bizi alt edebilir ki” özgüvenini kuşanmalıyız.

O Peygamber ki, Kur’an-ı Kerim’de kendisine hitaben, “Gerçekten biz sana kitabı (Kur’an’ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin” (Nisa Sûresi, 105) ve “And olsun ki, biz peygamberlerimizi mucizelerle gönderdik. Hem onlarla birlikte kitabı ve adalet terazisini de indirdik ki, insanlar adaleti ayakta tutsunlar. Bir de demiri indirdik. Onda hem aşırı bir sertlik hem de insanlara birçok faydalar vardır. Ve çünkü Allah, kendisine ve peygamberlerine, görmeden kimlerin yardım edeceğini belli edecektir. Şüphesiz, Allah, kuvvetlidir, güçlüdür” (Hadid Sûresi, 25) ayetlerinin icrası, adaletin tesisi ve Müslümanların izzetinin korunması için Mekke’den Medine’ye “Hicret” eder etmez, hicrete katılan muhacirler ile Medine’de Müslümanlara ev sahipliği yapan ensarı kardeş ilan etmiş ve vakit kaybetmeden tebliği devletle desteklemek için 622’de Medine başkent olmak üzere İslâm Devleti’ni kurmuştur.

Allah’ın Resulü’nün kurduğu devletin ilk anayasası olan “Medine Anayasası”, hâkim unsur Müslümanlarla birlikte burada bulunan Yahudiler ve müşriklerin de haklarını koruyacak şekilde düzenlenmişti. Bu devlette diğer unsurlar bulunmasına rağmen hâkimiyet Allah-u Teâlâ’ya, yetki Peygamberimize, bu uğurda mücadele etmek de Müslümanlara aitti. Hedef, adaletin tesis edilmesiydi. Böylece İslâm’ın üstünlüğüne ilâveten, izzet üstünlüğü de devlet eliyle Müslümanlara verilmişti.

O günlerde Medine’deki demografik yapı Müslümanların aleyhine ve toplam nüfus 10.000 (on bin)’di. Müşrik Arapların sayısı 4.500, Yahudilerin sayısı ise 4.000 civarındaydı. Müslümanlar ise 1.500 kişiydi. Az sayıda da Hıristiyan bulunmaktaydı. Bu nüfus verilerine göre Müslümanların diğer unsurlara oranı yaklaşık olarak 6’da 1 idi.

Demografik yapının Müslümanların aleyhinde olmasına rağmen Rasulullah Aleyhisselatu Vesselam, İlahî yardım ve karizmatik liderliğiyle kendini kabul ettirmiş, devlet başkanlığını deruhte etmişti.

İslâm devletinin kurucusu, âlemlere rahmet Hz. Muhammed (S.A.V.), kuruluş anayasası ile burada yaşayan müşriklerle, Benî Kurayza, Benî Nadîr ve Benî Kaynuka Yahudilerinin can, mal ve din hürriyetlerini teminat altına almış ancak Medine Anayasası’nın hükümlerine uymayan ve aslî unsura ihanet eden Benî Kaynuka, Benî Nâdir sürgün edilmiştir.

Sürgün edilen Benî Nadîr Yahudileri Hayber’e yerleşmiş, Peygamber Efendimiz’den (S.A.V.) intikam almak için Hendek Savaşı öncesi Mekkeli müşriklerle ittifak yapmış, Benî Kurayza Yahudilerini de bu ihanete ortak etmişti. Hendek Savaşı sonrası Allah’ın Resulü, Benî Kurayza Yahudilerini Hayber’de muhasara altına aldı ve ihaneti cezalandırdı. Ahzab Sûresi 26-27’nci ayetlerde bu ihanetin neticesi şöyle anlatılmaktadır: “Kitap ehlinden olup (Hendek Savaşı’nda) o kâfirlere yardım edenleri (yani Kureyza oğullarını), Allah kalplerine korku düşürerek kalelerinden indirdi de bir kısmını öldürüyordunuz, bir kısmını da esir alıyordunuz. Onların yerlerini, yurtlarını ve mallarını, bir de henüz ayak basmadığınız diğer yeri (Hayber’i) size miras verdi. Allah, her şeye gücü yetendir” (Ahzab, 26-27).

Hz. Muhammed (S.A.V.) tarafından Hicret ettiği Medine’de üstelik demografik yapı aleyhinde olmasına rağmen Allah-u Teâlâ’nın yardımı ve karizmatik liderliğiyle 622’de kurduğu İslâm Devleti, 632’de vefat ettiği tarihte yani 10 yıl gibi kısa bir sürede Arap yarımadasının her tarafına, Filistin ve Irak’ın güneyine kadar 3 milyon km² yüzölçümüne sahip büyük bir devlete dönüşmüştü. Böyle bir devleti, ancak Allah-u Teâlâ’nın yardımına nail olan, âlemlere rahmet bir Peygamber kurabilirdi. Bundan dolayıdır ki, bu tarihi gerçeği görmek, bu başarıyla övünmek ve böyle bir Peygamber’e ümmet olma şerefine nail olduğumuz için Allah-u Teâlâ’ya şükretmeliyiz.

Şükrümüz, gayrete dönüşmelidir ki bayramlarla oluşan manevi iklim, beşeri münasebetlerimize ve devlet sistemimize yansısın.

Allah-u Teâlâ’nın yarattığı arzda şerefli Muhammed ümmetinin değil de Hıristiyan Siyonistlerle (Evanjelikler) Yahudi Siyonistlerin hâkimiyet kurması, Müslümanların birlik ve beraberlik duygusundan uzak, küresel emperyalizmin sömürgesi haline gelmesi; Müslümanların başına musallat olmuş işbirlikçi liderlerin yaşanılan “fetret döneminin” baş sorumlusu olduğu, bu liderlere yardım ve yataklık yapan halkların da işlenen cürümlerde pay sahibi olduğunun farkında olarak gayretimizi artırmalı; fetret döneminden çıkış için çare ve çözüm aramalıyız.

Allah-u Teâlâ’nın bezm-i elest’te yüklediği emaneti taşıma sorumluluğunun bilincini kuşanan, kulluk sözleşmesine imza atan ve söz veren Müslümanların, beşeriyetin en şereflisi Muhammed Aleyhisselatu Vesselam’ın liderliğinde çıkacağı yolculukta, gerek Hulefa-i Raşidin ve gerekse bu dönemden sonra İslâm’a en fazla hizmet etmiş Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’nin mirasçıları olarak şanlı tarihimizden alacağımız ilhamla yeniden dirilmek mümkündür.

Bayram vesilelesiyle sevinç ve mutluluklar zirve yapmışken, olumsuz konuşmanın, yaşadığımız fetret dönemini hatırlatmanın zamanı mı? diyenler olabilir. Elbette tam zamanıdır. Zira, hedef, üç asırdır yaşadığmız fetret dönemini hatırlatmak değil; hedefimiz, bu mutlu günümüzde geçmişteki güzel günleri hatırlatarak motivasyonumuzu zirveye çıkartmak.

Müslümanların Allah’ın emri ve Peygamber Efendimiz’in sünnetine bağlılığı, şer’i mükellefiyetleri yerine getirme konusundaki bilinç ve kararlılığı, sosyal sorumluluk bilinci, kısacası Allah’a karşı iyi niyetle, halis bir kalple itaati; kurbanla sosyal dayanışmanın zirveye taşıması, kardeşler arasındaki birlik ve beraberlik, saygı ve sevginin oluşması bu mübarek günlerde zirveye çıkmaktadır. İşte böyle mübarek günlerde yeniden dirilişe kapı aralamak mümkündür.

Bu mübarek günde, yalnızca Allah-u Teâlâ’ya güvenir, Rasulullah Aleyhisselatu Vesselam’ı bütün yönleriyle tam manasıyla anlarsak beklenen sabah olur; kar beyaz aydınlık sarar bütün cihanı ve bayramımız bayram olur…