Yüzyıllardır süregelen bir savaş var. Bu, Hz. Âdem
döneminden beri süre geliyor. Baş düşman şeytan. Müslümanlara ve İslâm a karşı
başlattığı savaş renk, tarz, tutum değiştirerek sürüyor. Peygamberlere savaş
açanlar şeytanın görevlerini üstlendiler. Sonrası da bu izlekte.
Firavunlar, zalim krallar veya yöneticiler, Allah ın
dinini ve peygamberlerini yadsıyanlar, onlara savaş açan hemen herkes şeytanın
birer temsilcisi.
Allah ın son Elçisi Sevgili Efendimiz ve onun yolunda
olanlara karşı savaş açanlar da şeytanın temsilcileridirler.
İnsanlığa karşı açılan bu büyük savaş son yüzyıllarda
Müslümanların söz sahibi olmaktan çıktığından beri çok daha acımasızlaştı.
İnsanlığı koruyacak, en dar zamanlarında onların imdadına yetişecek adil İslâm
yöneticilerinin devreden çıkarılmasıyla insanlığın kanı akıyor.
Medya çağında insanlık yanılsatılıyor. İnsanlık bir
halüsinasyon yaşıyor. Karabasanlar görüyor. Korkunç bir karanlığa sürüklenmiş
bulunuyor. İnsanlığı savunacak, onları selamete çıkaracak Müslümanlardan başka
bir güç görünmüyor. Müslümanlar ise darmadağın.
Bunun ötesinde batı kendine özgü bir düzen kurdu. Bu
düzeni kendi koşullarında sürdürüyor. Adına demokrasi denilen yönetim biçimini
kendilerine göre düzenlediler. Bu düzende Müslümanlara ve mazlumlara asla yer
yok. Yönetenler egemenlerin, egemenler de çıkarlarının esiri. Tam bir mafya
düzeni hüküm sürüyor. Görünümde halkın katılımıyla olan yönetimde insanlara
seçenekler bırakılmıyor. Müslümanların bu düzende yeri yok. Müslümanların köle
ruhlu olanlarını amaçları için demokrasi oyununda görevlendiriyor. İslâm
bilinci ve ruhunu taşıyanlara asla izin verilmiyor. Batı için Müslümanları
demokrasi ile yönettirmek yerine kendi krallarıyla işi idare ediyor. İslâm
bilincinin gelişmesinden rahatsız. Müslümanlar krallıkları devirmeye ve onun
yerine onların bir kurumu olan demokrasiye geçiş yapınca Batı kendi kurallarını
kendisi bozuyor. Müslümanların iradeleriyle yönetilmelerine izin verilmiyor.
Sen ancak benim kurallarımla ve tarzımla oyun oynayabilirsin, yaşayabilirsin
diyor. Kendi kuklalarını devre dışı bırakırken hesapta olmayan bir durumla
karşılaşınca çok ağır yaptırımlarda bulunuyor.
Müslümanlarla doğrudan savaşmak yerine, Müslümanları
birbiriyle vuruşturuyor. Kölelik ruhu taşıyanlar, köleliğe alışmış olanlar
egemenlerin yanında yer alıyorlar. Bunu bir çıkar olarak görüyorlar. Oysa
bugüne kadar kralların çoğu yönetimlerde ömürlerini tamamlayamadan çok acı
gerçeklerle yüzleştiler. Sürgün oldular, vahşi bir biçimde öldüler,
öldürüldüler. Ne bu dünyada murat gördüler ne de ötede iflah olacaklar.
Demokrasi oyununda Müslümanlar kendilerine zarar vermedikçe,
sınırlı bir rol ile görevlendiriyorlar. Müslümanlar veya mazlumlar güçlenince,
söz sahibi olmaya başlayınca anında devre dışı bırakıyorlar.
Müslümanlar bu oyunun dışında kendi ruhuna uygun bir
hayatı ve yaşama tarzını seçmedikçe mutlu ve huzurlu olmayacaklar. Mazlumların
haklarını koruyamayacaklar. Zalimlerle baş edemeyecekler.
Bu süreçte Müslümanların sorumlulukları büyük. Öncelikle
bilinçlenmelidirler. Bilinçlerini akıl ve kalp aklıyla birleştirmelidirler.
Müslümanlar tez sahibidirler. Hakikat düzleminde bütün gerçekler doğru ve iyi
olanlara sahiptirler. Bunu gerçekleştirmek için öncelikle oynanan büyük oyunu
bozmalıdırlar.
Güç birliği oluşturmadıkça hiçbir yere varamazlar. Bu,
küçük de olsa, kendi çevrelerinde başlamalı. Bunu bir çığa dönüştürmeli.
Dalgalar halinde yayılmalı. Bireyden topluma, oradan büyük kitleleri
kucaklamalı. Müslüman coğrafyaya yayılmalı. Genç enerjiyi akıl ile
buluşturmalı. Bilinçli bir gençlik. Duyguların esiri olmayan bir gençlik.
Geleceğe bilgiyle düşünceyle donanmış bir gençlik ile. Bu büyük imkâna
Müslümanlar sahiptirler. Yeter ki önemli entelektüellerine, öncülerine kulak
versinler. Dalgalara kapılmasınlar. Batı nın kurallarıyla değil kendi
imkânlarıyla ve düşünceleriyle yaşamaya baksınlar. Başka seçenekleri de yoktur.