Kaldığımız yerden devam… Geçen haftaki “KUR’AN VE İLİM” 902’nci hafta çalışmamız, İsra Suresi’nin beş ayetine (34-38), özellikle 36’ıncı ayet bu konuya tevafuk etti… Ayetin mealini tekrar hatırlayalım: “Ve ilminin olmadığına kafa/baş/başkan olma; doğrusu sem’, basar ve fuad, bunların hepsi ondan (başkanlıktan) sorumlu olur.” (İsra, 36) 

“Peki, inanlar bir topluluğa neden gelmeliler, insanları bir toplulukta toplayan nedir? / İnsanları bir araya getiren dört etki vardır. -Birincisi sevgidir. Birbirlerini sevenler bir araya gelirler. / -İkincisi çıkardır. Birlikte olmada çıkarları varsa insanlar o birliğe katılırlar. / -Üçüncüsü korkudur. Tehlike anında insanlar birinin etrafında toplanarak kendilerini savunurlar yahut baş edemeyince ona teslim olurlar. / -Bütün bunlara rağmen insanlara kendini sevdirtmek, onlara çıkar sağlamak, onları korkudan emin tutabilmek için bu işin başını çeken birisine ihtiyaç vardır. Bir başın/başkanın etrafında toplananlar topluluk olur ve birlik kurarlar. / Mevcut olan başkanlara “imam” denir, topluluğu oluşturanlara ise “kafa/baş” denir... / İslâmî partiyi Erbakan kurdu… / İslâmî tarikatı Bediüzzaman kurdu… / İslâmî ilmi Akevler kurdu… / Henüz İslâmî ortaklıkları kuran olmadı. Akevler de şimdilik bunu başarmış değildir, henüz bir Adil Düzen işletmesini kuramamıştır. Bunu yapacak bir merkez beklenmektedir... / Bu konuda kimin ne yapacağını bilemiyoruz. Biri veya birileri unu yapmak istiyor ama Akevler’siz yapmak istiyor, başarı şansı ancak bundan yani Akevler’siz yapmaktan vazgeçerse vardır... 

Toplulukta fertler ayrı ayrı bir şeyler biliyorsa, bu topluluğun bilgisi değildir ama kimin neyi bildiğini başkaları da biliyorsa, onun bilgisi topluluğun bilgisidir. Diplomasız bir doktorun bilgileri ona ilimdir ama topluluğa ilim değildir. Hâlbuki diplomalı doktorun bilgisini başka fertler bilmiyor ama topluluğun bilgisidir. Çünkü onun bildiğini biliyor ve gerektiği zaman da ona başvuruyorlar. / Başı çekecek kimse önce toplulukta kimin neyi bildiğini bilecektir; o zaman o da bilmiş olur, kendisinin doğrudan bilmesi gerekmez. İkincisi ise istişare edip gereken ilmi onlardan almalıdır. Bunun için iki şart vardır. Birincisi devamlı istişare etmek, ikincisi kimin ne dediğini anlayacak seviyede olmak. Bunun için yeter derecede tahsilinin olması, bir de söyleneni kavrayacak zekâya sahip olması gerekir. 

İşte, topluluk böylece başkanını seçer ve onun etrafında toplanarak topluluğunu oluşturur. Kur’an’ın bunun için kabul ettiği kurallar vardır. Önce iki kişi anlaşır ve her gün bir araya gelirler, yapmak istedikleri proje çalışmalarını yapar, başkanlığı da geçici yaparlar. İlk öneren başkan olur, ona

uyan onun başkanlığını kabul etmiş olur. Sonra katılanlar arasında sonra gelen daha çok bilgili ise yahut daha çok yaşlı ise veyahut daha çok güçlü ise o başkanlık yapar. Bu şekildeki çalışma on kişi oluncaya kadar devam eder. On kişi olduktan sonra aralarından birini sıralama usulü ile başkan seçerler, artık kişi o topluluğun başıdır. İşte bu kişinin ilim sahibi olması, çalışmalara katılıp ilmini göstermesi gerekmektedir. 

Bundan sonra federe birlik oluşur, buna “aşiret/ocak” denir. Yüze yakın aşiret birleşip bir merkez aşiret oluşturur, aşiretler oraya temsilcilerini gönderirler. / Onlar “kabile” yani “bucak” aşiretini aynı usulle kurar ve semtleri oluştururlar. / Bundan sonra yüz kabile birleşip merkez kabilesini kurar ve oraya temsilcileri gönderirler. Onlar birleşip “kavim/ülke” merkez bucağını oluştururlar. / İşte, buralarda hep yukarıda anlattığımız başkanın seçilme sistemi etken olur. / Başkan her söze kulak verecek (ayet) , herkesle istişare edecek (ayet), bunun için halkın temsilcilerinden oluşan meclisleri oluşturacak, ilk istişareler aşiretlerde/ocaklarda, ikinci istişareler kabile/bucak meclislerinde, üçüncü istişareler kavim/ülke meclislerinde olacak ve en sonunda başkana ulaşacaktır. Başkan onların söylediklerinin özetini öğrenecek, herkes değil ama görüşü meclise gelmiş olacak. Halk sokaklarda değil bu meclislerde konuşacak. / Bugün bu meclis olmadığı için peygamberlerin yaptığı gibi sokaklarda konuşuyoruz. / Bizimle görüşseler bizim bunları yazmamıza gerek kalmaz. / “Sem’” demek “danışma meclisi” demektir...” (s.10,11’den; devamı var.)