Trump için görevden almalar artık çok sıradanlaştı. Doğrusu artık bu tip haberler kimseyi pek fazla şaşırtmıyor. Son olarak göreve geldiği günden beri üçüncü kez ulusal güvenlik danışmanını değiştiren Trump, bu adımları ile birlikte stratejileriyle ilgili ipuçlarını da ortaya koymuş oluyor.

Bir taraftan içe kapanma gibi algılanabilecek kararları alırken, diğer taraftan dışarıda şahin oluşlarıyla tanınan isimleri işbaşına getiriyor. Mesela ekonomik alanda “Çelik sanayimiz kötü durumda. Eğer çeliğiniz yoksa bir ülkeniz yok demektir” diye çelik ve alüminyuma yapılacak ithalatlara vergi koymayı ciddi olarak düşünüyor. Diğer taraftan Çin’in yakın gelecekte ekonomik gücünün yanında siyasi olarak da öne çıkacağı endişesiyle “ticaret savaşlarını” başlatıyor. Çin›e milyarlarca dolarlık ek gümrük vergisi ve yatırım kısıtlamaları hedefleyen genelgeyi imzalayarak, Çin’e karşı oluşan ticaret açığını kapatmayı planlıyor.

Ekonomik sahada hal bu iken, eşzamanlı olarak dışişleri bakanlığı, ulusal güvenlik danışmanlığı gibi önemli makamlardaki isimleri teamülleri de dikkate almadan görevden alıyor.

Bilindiği gibi önce dışişleri bakanı Tillerson’ı kenara çekti. Yerine gelen isim ise CIA Başkanı Mike Pompeo oldu. Trump bu kararıyla bir taşla iki kuş vurduğunu düşünüyor. Hem CIA - Pentagon savaşında, CIA’yı daha güçlü kılarak pozisyonunu güçlendirmek istiyor. Hem de CIA gibi dünyayı dart tahtasına çevirmeyi tasarlayan bir kuruma verdiği yetkiyle istihbarat yapılanmasının gücüne güç katacağına inanıyor.

Bu ismin bir de 15 Temmuz sonrası Türkiye ve İran’ı doğrudan karşısına aldığını düşündüğünüzde, bu atamanın hedefinde kimlerin olduğunu anlamak çok zor değil.

Ayrıca Pompeo’nun CIA’ya başkan olma sürecinde çeşitli insan hakları kuruluşları buna itiraz etmişti. Gerekçe çok açıktı. Mesela; 2013’te Guantanamo’yu ziyaretinde açlık grevi yapan mahkûmlarla ilgili, “bana pek çoğu kilo almış gibi geldi” açıklamasıyla alaycı bir tutum içine girmişti. Bununla birlikte boğulma hissi veren su işkencesini ise “hayati bilgilerin elde edilmesi için” normal bir uygulama olduğunu söylemişti.

Bütün bunlar üzerindeki şüpheleri haklı çıkarmaya yetmişti.

Diğer taraftan Trump, Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster’ı görevden alarak, yerine neo-con kimliği ile tanınan Bush döneminin sertlik yanlısı ismi John Bolton’u atadı. Bolton Irak işgalinin yılmaz(!) savunucusu bir bürokrattı. Zaman zaman iç kamuoyunda tartışmalar çıktığında, işgalin hata değil bir zorunluluk olduğunu savundu. Irak’ta kitle imha silahları olduğu yalanının hızlı yayıcılarındandı. “ABD’nin dünyadaki tek gerçek güç” olduğu iddiasını sürekli dile getirdi. Kuzey Kore’ye had bildirme ve İran’ın bombalanması gibi akıl almaz söylemlerde bulundu. Ve şimdi bu isim ABD’nin Ulusal Güvenlik Danışmanı oldu.

Sadece bu iki atama bile ABD’nin çatışma bölgelerinde nasıl bir strateji izleyeceğine dair kanaat sahibi olmaya yeter. Türkiye’yi Suriye tuzağına çeken, terör örgütleri ile birlikte çalışmaya devam eden, bölgeyi sinsi planlarla kuşatmaya çalışan bir devlete “hala müttefikiz” açıklamaları ile mukabelede bulunmanın mantığı nedir bilmiyorum. Çünkü biz böyle söyledikçe ABD yaptığı tercihlerle daha da agresif bir yola giriyor. Kendisinin ne yapmak istediği iyi bilinen Trump’ın yardımcılarını seçerken gösterdiği uyum ve titizlik (!) neredeyse parmağı göze sokmak kadar açık. Buna rağmen biz bunu okuyabiliyor muyuz, işte bundan emin değilim.