Hepimiz gözlerimizde aynalarla geliyoruz dünyaya. Her

baktığımız yeri kendimizle ilişkilendirmemiz, gördüğümüz insanları kendimiz

gibi sanmamız da bu yüzden.

Hiç unutmam, bir defasında sınav sorularından bahis

açılmıştı da, çok zor sormuş hoca demiştim. Sınava girmemiş olan arkadaş

gözünde tam bir inanmazlık ve istihza ile bakıp gülmüştü de şaşırıp kalmıştım.

Söylediğim yalan değildi oysa. Hoca o soruları kitabın en ücra köşelerinden

seçmişti. O vakit aklıma ilk gelen şu oldu: Kendisi yalan söyleyen her insan,

başkalarını da yalancı sanır.

Düşünsenize bir, gözümüzde aynalarla bakıyoruz dünyaya.

Saf, temiz, güzel görüp de yıkıma uğradığımızda, en çok kendimizden

kaybediyoruz. Zira aynalarımızı kırmak ve büsbütün kör kalmak mümkün değil. O

hâlde Bir tutam kuşku yerleştiriyoruz. Baktığımız her şeyde var olan kuşku,

kendimize dair büyüyen bir güvensizliğin de temelini atıyor. Kısır döngü sanki.

Nasıl çıkılacak, nasıl bakacağız bilemiyoruz.

Yine de en çok kendimiz hâkim oluyoruz yansımalara. Her

yalanın ardında bir doğru, ihanetin ardında sebep, hakaretin ardında haklılık

arayışımız bundan. Özürlerle yeniden iletişim kurma çabamız, kendi

içselliğimizin bir parçası. Affettikçe rahatlıyoruz, affettikçe tertemiz

pencereler açılıyor ruh odalarımıza. Yüzümüz yeniden gülebiliyor. Acı artık

yalnız gözlerimizin derinine yerleşebiliyor, kalp rahatlarken biraz daha mahcup

bakıyoruz hayata. Benim hatamdı mahcubiyeti ile sonraki adımlarımızı düzgün

ve doğru atabilme telaşı kaplıyor bizi. Ahireti ve yaratılışı hatırlıyoruz.

Amacımız, gayemiz ve böylece yeniden yürüme gücümüz geliyor ayaklarımıza.

Şu aynaların, hani gözlerimizde duran aynaların bir

marifetini daha söyleyeyim mi Ne desek, ne yapsak yansıması dönüyor bize. Bir

tartışmadan sonra bize söylenen kötü sözlerden ziyade kendi söylediklerimiz

çınlıyor kulaklarımızda. Bir ortamda yaptığımız sert çıkışlar olumsuz

davranışlar geliyor zihnimize. Biz bunu neden yapmıştık demiyoruz da, Niye

böyle yaptım ki ben diyoruz. Kendimizi sürekli sorgulamamızı sağlayan da işte

o aynalar. Çok sevdiğim bir ağabeyim, Herkes kendine yakışanı yapar demişti.

Doğrusu bu söz o gün bugündür yankılanır zihnimde. Belki de bunun etkisi ile

kötüyü kendimize yakıştıramamamız nedeniyle sorgular dururuz geçmiş

davranışlarımızı. Keşke yapmasaydım, keşke demeseydim dediklerimiz dağ gibi

çoğalır ve ezer bizi.

Öyle bir hayat ki

yüzümüze tükürene gül uzatmak gibi Rahmetli İsmail dedemin hiç unutamadığım ders

gibi davranışları vardı buna örnek olacak. Kısaca birisini anlatayım. Bir akşam

Meram ın Tavusbaba sına çıkmıştık. İsmail dedem, bizim akrabalarımız ve onun

torunlarının gelinleri de vardı. Tam bir aile, eski zamanların güzel bütünlüğü.

Bir sohbet geçti, genç gelinlerden birisi anlatıyor. En son bahsettiği cümleyi

kimse anlayamadı. İsmail dedem merakla efendim dedi. Onun tekrar etmesini

umarak. Onun cevabı ise beni çok kıran şu cümle oldu: Anlayan anlayacağını

anladı . Dedem bu sözü de tam duyamadı ve o gelin bu sözü hiç üşenmeden tekrar

etti. İsmail dedemin o an verdiği şu cevaba lütfen kulak verelim: Öyle mi,

peki efendim.