Tarih 28 Kasım 2000…

Dönemin Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Şenkal Atasagun ile yardımcısı Mikdat Alpay, Ankara’da bir grup gazeteci ile bir araya geliyor.

O gün sarf edilen ve gündem olan ancak daha sonra unutulan bazı sözler, üzerinden çeyrek asır geçtikten sonra bugün okunmayı hak ediyor.

“Öcalan’ı getiren de biziz, asılmaması için en büyük mücadeleyi veren de biziz.”

“Apo’yu nasıl kullandıysak, Kürtçe’yi de kullanırız.”

“HADEP ya bölge partisi kalacak, ya Türkiye partisi olacak.”

Bu sözler o günlerde tartışmalara neden oldu. Ama asıl anlamını bugün, “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürüyen sürecin içinde kazanıyor.

Devlet aklının soğuk hesabı

2000’de yapılan değerlendirmeler duygusal değil, stratejikti.

Abdullah Öcalan meselesi bir intikam başlığı değil; bir denge ve araç meselesi olarak ele alınıyordu. Aynı çerçevede Kürtçe yayın konusu da “taviz” değil, “rekabet alanı” olarak tanımlanıyordu.

Mantık şuydu:

Eğer bir alan boş bırakılırsa, başkası doldurur.

“Sahayı bölücülere bırakmamak” ifadesi bu yaklaşımın özeti.

Bugün “Terörsüz Türkiye” sürecinde de aynı mantık işliyor. Silahlı tehdidin minimize edilmesi kadar, siyasal ve kültürel alanın devlet ve meşru siyaset tarafından doldurulması hedefleniyor.

Türkiyelileşme vurgusu değişmiyor

O toplantıda bir başka dikkat çeken tespit vardı:

Silahlar devrede kaldığı sürece “demokratik cumhuriyet” söylemi inandırıcı olmaz.

PKK’nın yurtiçi ve yurtdışı silahlı kapasitesine dikkat çekilirken, eş zamanlı olarak siyasal alanın dönüşmesi gerektiği ifade ediliyordu.

Aynı gün HADEP için yapılan analiz çarpıcıydı:

“Ya bölge partisi kalacak ya da Türkiye partisi olacak.”

Bu cümle bugün DEM Parti üzerinden yeniden okunuyor. Türkiyelileşme tartışması bir siyasi taktik değil; 25 yıl önce konulmuş bir stratejik çerçevenin devamı gibi duruyor.

Bir parti Türkiye ölçeğinde siyaset üretmeye başladığında, iki şey olur:

Meşruiyet alanı genişler.

Şiddetle arasındaki mesafe belirleyici hâle gelir.

Terörsüz Türkiye sürecinin kırılma noktası tam da burada.

Öngörü mü? Planlı söylemler mi?

Şimdi kritik soruya gelelim:

Bugün “Terörsüz Türkiye” sürecinde yaşananlar, devlet aklının yıllar önce yaptığı öngörünün gerçekleşmesi mi?

Yoksa siyasal hareketlerin kendi iç sonucu mu?

Gerçek muhtemelen iki eksenin kesişiminde.

Devlet, silahlı tehdidi minimize etmek ister –elbette ki yok etmek ister-

Siyasal hareketler ise marjinalleşmemek için merkezileşmek zorundadır.

HADEP için yapılan “Türkiye partisi olursa mesele kalmaz” tespiti, bugün siyasal entegrasyonun anahtar cümlesi gibi duruyor. Çünkü Türkiye’de seçmen matematiği dar etnik zemini değil, ülke geneline hitap eden dili ödüllendirir.

25 yıldır emekleyen cümleler

2000’de MGK’da sosyal önlemler konuşulurken siyasetin tereddüt ettiğini anlatan Atasagun, “bizim oy sorunumuz yok” diyordu. Bürokrasi uzun vadeli bakabiliyordu.

Bugün siyaset daha cesur; ama risk daha büyük.

Çünkü artık beklenti sadece güvenlik değil, kalıcılık.

Terörsüz Türkiye yalnızca silahların susması değil;

Siyasal alanın normalleşmesi,

Şiddetin dışlandığı net bir çizginin çizilmesi

Türkiyelileşmenin retorikten çıkıp pratiğe dönüşmesi demek.

Çeyrek asır önce söylenen cümleler bugün yeniden dolaşımda.

Devlet aklı ile siyasal dönüşüm aynı noktada buluşursa, bu tarihsel bir kırılma olur.

Aksi hâlde, sadece kavramlar değişir; mesele yerinde kalır.

Asıl soru şu:

Bu kez gerçekten silah devreden çıkacak mı, yoksa yine siyasetle güvenlik arasında askıda mı kalacağız?

2000’de kurulan cümleler, 2026’da halen cevap bekliyor.