Kitleler, normal şartlarda kan dondurması gereken zulmün işleyiş biçimine itina ile alıştırılır. Gözleri önünde hunharca cinayet işlense lahavle çekip evine gidecek hale getirilir. Bir kez evine girip televizyon karşısına oturduğunda da zaten ortalık şenlenir. Takım elbiseli, elinde anlamsız şekilde radyo antenine benzer çubuklar sallayan birtakım tuhaf insanlar, ekrana yansıtılan maketten silahların, drone’ların, işaretli uydu görüntülerinin karşısında heyecanla zırvalamakta, tüm bunlar sayesinde toplum çağ atlamış ama atlanan çağın karşı kıyısında kalmış izlenimi vermektedir. Bu acayip insanlara göre, yetkililerin silah satın alışından, savaş uçağı pazarlığı yapışından, drone uçuruşundan etkilenmeyen FETÖ’cüdür, vatan hainidir, teröristtir ve daha bir sürü şeydir! Kitlelerse, kurulu düzenin propaganda aracı olan ekranların esiridir. Bu esaretin gereğini telefon ekranından gidermeye kalkanlar ayrıca haindir, şerefinden feragat etmektedir, kandırılmaktadır! Televizyon ekranıyla iktifa etmemek de ne demektir? Öyle hadsizlik mi olur? Söz temsil Filistin için tiyatro oyunu hazırlayıp konferans seminer demeden dolaşan kelli felli adamlar yalan mı söyler? Evet, yalan söyler. Bunu utanmadan, sıkılmadan, erinmeden, yüksünmeden yapar. Düzen böyle devam etsin, gemicikler yüzsün, ticaret (hacmi artarak) sürsün diye elini değil de ayağını vicdanına koyarak… Statükoyu kutsamak için ve dahi iman ettikleri gönensin diye ibadet niyetine… Şerrinden kimsenin emin olmadığı güç sahipleri halkı soyup soğana çevirsin; mümkünse soğandan patatesten de uzak tutsun, el değmedik zulüm yöntemleri geliştirsin ve uygulasın diye akıl hocası, aydın, bilirkişi, fikrine başvurulan biri sayılarak ve münevver geçinerek… Hikmet-i İlahi’nin bir tecellisi olarak yamulmuş ağzıyla, egemenlere teslim ettiği ipotekli iradesiyle bile isteye yalan söyler. Söylediklerinin yarınki tevilinin ‘kandırıldık’ şeklinde olacağını bile bile zapt edemediği bir hınç ve hırçınlıkla söylediği yalanı savunur, ödün vermez.  

Burnunun dibinde olup biten envai çeşit zulme sessiz kalan, hatta iştirak edip zalimin dilini, dinini, cibilliyetini kuşanan kitleler için Gazze’de işlenen soykırım sıradandır. Zaten karşısına kurulduğu televizyonun bahsetmediği zulüm zulümden mi sayılır? Hem gönül verdikleri iktidar sahipleri, yapılacak bir şey olsa yapmaz mı? Yapmaz. Yahudi’ye lojistik sağlamak hususunda elinden geleni değil, gelmeyeni dahi yapan vicdan, ahlak, insanlık yoksunları, Filistin halkını varsayımsal olarak politik alanda kullanmak dışında bir şey yapmaz. Hem de Gazze’deki mazlumların yüzü gülsün için şehirlerin silme betona kesmesi, belediyelerin yandaş dernekleri, vakıfları, lobileri, televizyon ve gazeteleri fonlaması gereklidir! Olmazsa, kazanamazlarsa Gazze’deki mazlumların yüzünün gülmesi de gerekmez! Herhalde bu, inananlar için bir vaat değil, tehdittir. Yani kaybettikleri durumda mazlumlar gülemeyecek, soykırıma devam edilecek demektir. Siyonist güçler için ‘ticaret’ adı altında lojistik sağlamak; diplomatik alan açmak, ABD’nin ve NATO’nun kullandığı üslerle, radarlarla, lojistik merkezleriyle Yahudi’nin güvenliğini garantilemek zaten çoktan halledilmiş eylemlerdir. Enerji nakil anlaşmaları imzalayıp Yahudi’nin maddi açıdan daha da semirmesini sağlamak, işlenen katliamlara ses çıkarmamak, tüm bunlar karşılığında da komşu ülkeleri tezikkin etmek amaçlı ABD’den savaş uçağı alabilmek üstün akıl ve strateji gerektiren bir insafsızlıktır.

İki yıl kadar önce Yahya Sinvar şöyle söyler: “Bu şehir tüm normalleşenleri ifşa edecek, tüm düzenbazları rezil edecek, tüm terk edenlerin ve tavizcilerin hakikatini ortaya çıkaracak. Gazze, münafıkların tüm pisliklerini ortaya çıkaracak.” Bugün olan ve bitmeyenin bu söylemdeki gerçeklikten farklı cereyan ettiği söylenemez. Hatta düzenbazlık, reel politik, taviz ve münafıklık Yahudi’ye ya da civardaki Arap ülkelerine izafe edilemez. İnsan olan herkes sorumludur ve bu mesuliyet konsolos, büyükelçi, maslahatgüzar protesto etmekle giderilmez. Mükellef döşenmiş, alttan ısıtmalı, yumuşak halılı (işgalcilerin bombalarına dönük hiçbir risk taşımayan) mekânlarda toplu dua seansları düzenlemekle geçiştirilmez. Çaresiz bırakılışının farkına varıp ‘ne yapabilirim, neden yapamıyorum, bu sınırları kim koydu, neden gidemiyorum ve neden bir sızı gideremiyorum’ diye düşünen Müslümanların paneller, konferanslar, miting ve yürüyüşlerle gazını almak işbaşına getirdikleri işbirlikçilerin günahıysa, müstemleke valisi gibi bir hayat yaşamak tek tek bireylerin hatasıdır. Cips yemeyip kola içmemek suretiyle ancak nefis köreltmek mümkündür. Vicdanı çoktan körelmiş olanlar, mazlumların ve masumların açlığını görmez.

Bedr’in aslanları ilk kez karşılaştıkları Ramazan orucunun ortasında savaşa tutuşur. Allah, onları mutlak bir zaferle ödüllendirir. Bunca zaman sonra yine Ramazan’a doğru yürünür. “Eğer Allah size yardım ederse artık sizi yenecek kimse yoktur...” (Kur’an, 3:160)