28 Şubatın yaşandığı yıllarda İmam Hatip Lisesi öğrencisiydim yani 28 Şubat post modern darbesinin mağdurlarındanım. Türkiye’de o dönem uygulanan kat sayı zulmünden dolayı üniversite okumaya Almanya’da başlamak zorunda kaldım. Hatırladığım kadarıyla 2004 yılıydı. Bir gün kendisi Alman olan tarih hocamla Almanya’daki Türkleri, özellikle genç neslin yaşadığı kültürel sıkıntıları konuşurken bana şöyle bir deyimlerinden bahsetti, “sich zwischen zwei Stühle setzen.” Almanlar böyle dermiş. Yani iki sandalye arasında kalmak. Bir şekilde hangi sandalyeye oturacağına karar verememek ve hatta sonunda ortada öylece kalakalmak olarak da tanımlandığını söyledi.

O yıllarda Almanya’daki vatandaşlarımızın durumu bundan daha güzel izah edilemezdi herhalde. Şimdi bakıyorum da aynı durum Türkiye’de de geçerli gibi hem de tepeden tırnağa. Özellikle bu süreç Ak Parti iktidarı ile başlayıp hızla gelişmiş gibi bir görüntü var. Çünkü bu dönem Cumhuriyet tarihinin en inanılmaz açılımlarının yapıldığı bir dönem. Avrupa Birliği müzakereleri sürecinde en çok kanun çıkarılan bir dönem. Amerika başta olmak üzere batılı ülkelerle ilişkilerin en yoğun olduğu bir dönem. Hatta haçlı seferlerinin yaşandığı dönemlerde bile kültürel ilişkilerin geliştiğine dair cümlelerin kurulduğu bir dönem. “Biz tarihin en şerefli milletiyiz” diyen Erbakan hocaya karşı, “Avrupa Birliği tarihin en şerefli topluluğudur” diyen bakanların yıllarca yönetimde bulunduğu bir dönem. Faizin dünya gerçeği olarak görüldüğü, Amerika’nın stratejik müttefik olarak tanındığı, İsrail’e muhtaç olduğumuzun en yüksek makamdan ifade edildiği ve İsrail’in Türkiye’nin dostu olduğunun dile getirildiği bir dönem.

Şimdi herkes şunu merak ediyor. Nasıl oldu da biz bu günlere geldik? Ekonomi freni patlamış kamyon gibi yokuş aşağı gidiyor, ahlak ve maneviyat yerlerde sürükleniyor, cinnet vakaları almış başını gidiyor, toplum kutuplaşmış, kardeş kardeşi görmüyor, anne babasını katleden evlatlar, evlilik sayısını geçen boşanma sayıları, akıl almaz seviyelere ulaşan içki, alkol ve uyuşturucu kullanımı. Artık ülke meselelerinin çözümü noktasında tıkanmış bir iktidar ile karşı karşıyayız.

Ne demişti Almanlar, “sich zwischen zwei Stühle setzen.” Yani siz hem Avrupa Birliği’nin size dayattığı kanunları çıkarıp hem de tarım ve hayvancılığı geliştiremezsiniz. Hem Amerika ile stratejik müttefik olup hem de dış politikada başarılı olamazsınız. Hem İslam Birliği ütopya deyip hem de İslam ülkelerinin yaralarına merhem olamazsınız. Hem sanayi yatırımını bırakıp hem de işsizliği çözemezsiniz. Hem şehirleri betona gömüp hem de yaşanabilir bir Türkiye’yi oluşturamazsınız. Hem faizi bir dünya gerçeği görüp hem de ekonomiyi düze çıkaramazsınız. Hem fulbright sistemine dokunmayıp hem de milli eğitimdeki tıkanmışlığın önünü açamazsınız. Hem kendinizden olmayana vatan haini, fetöcü vs diye iftira atıp hem de ülke insanının tamamını kucaklayamazsınız. Hem İsrail’e muhtaç olduğunuzu dile getirip hem de Kudüs’ü kurtaramazsınız.

Maalesef ama iki sandalyeye birden oturamazsınız. Çoktan bir karar vermeniz gerekirdi ama yine maalesef ki, bugün gelinen noktada iki sandalye arasında öylece ayakta kalakalmış bir durumdasınız. Öylece, ayakta, şaşkın bir vaziyette. Ne yapacağını, nereye gideceğini, kime ne soracağını bilmeyen herkes tarafından aldatılmış birisi gibi. İnşallah karar vermişlerdir…