Ankara genellikle sakin bir şehir görüntüsündedir. Bu sükunet zaman zaman bozulsa da  Ankarada yaşayanlar başka yerlere gitmeyi ya da kaçmayı pek düşünmezler. Ancak, Bayramın birinci günü yaşanan deprem hepimizin yüreğini ağzına getirmeye yetti. Gölcük ve Düzce depremlerinden bu yana hissedilir yer sarsıntısı yaşanmadığı için insanlar depremi unutmaya başlamışlardı ama öğlen saatinde alttan gelen sarsıntı hepimize depremi ve acizliğimizi hatırlattı. Hem de öylesine çaresiz ve aciz olduğumuzu gördük ki, altımızdaki herşey sallanırken oturduğunuz  yerden ayağa kalkma gücünü bile bulamadık.

Aslında Ankarada Bayramın birinci günü yaşanan deprem pek fazla heyecan meydana getirmemişti. Sanki bir anda gelip geçmiş gibiydi. Sanıyorum olayın gündüz meydana gelmesi insanların daha fazla heyecanlanmamasını sağladı. Ama Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece saat  01.50 sıralarında yaşanan deprem sanıyorum insanları birincisine göre daha fazla korkuttu ve tedirgin etti. Bir anda yatağından fırlayan insanların ne olduğunu anlamaları ile altlarındaki herşeyin sanki kayar gibi olması tedirginliği artırıyor. Bir bakıma uyku sersemliği, yaşanan sarsıntının tesirini katlıyor.

Aslında Bayramın birinci günü Ankarada hissedilen depremin ardından ikincisine kadar hemen her gün artçı olarak nitelendirilen yüzlerce sarsıntı yaşandı. Bunların büyük bir bölümü pek hissedilmedi. Demek istediğim o ki, Ankara son bir haftadır hemen her gün sallanıyor. Bu sallantılar sakin Ankarayı bir anda heyecana sürüklüyor.

Dünkü yazımda İstanbulu anlatmış, yaşanması çok zor şehir haline geldiğini belirtmiştim. Bu şikayet yazımın çıktığı ve Ankaraya döndüğüm günün gecesi yaşadığımız sarsıntı bizi tekzip ediyordu.

Siyasetin merkezi olarak aslında Ankara ve Ankarada yaşayanlar siyasi depremlere alışıktır. Artık ihtilaller bile Ankaralıları fazlaca şaşırtmıyor. Ama yerin derinliklerinden gelen sarsıntı karşısında alışkanlıklar da fayda etmiyor.

Ankara bir deprem kuşağının üzerinde midir Yaşanan sarsıntıların bilimsel izahı nedir

Doğrusu bu konularda söyleyecek fazla sözüm yok. Çünkü, ihtisas alanım değil. Ancak, biliyorum ki depremlere ne tür bir izah getirilirse getirilsin, ne tür yorumlar yapılırsa yapılsın kesin olan şu ki, o sarsıntıyı ortaya çıkaran güç karşısında rüzgara kapılmış sonbahar yaprağından hiç farkımız yok. İnsanoğlu kendi kendine ne kadar böbürlenirse böbürlensin, uzaya bile gitmiş olmasına bakarak herşeyi yapabileceğini düşünsün, bazı olaylar karşısında acizdir, çaresizdir. Elbette sadece deprem karşısında aciz değiliz, tüm doğal afetler karşısında çaresizliğimiz ortaya çıkıyor. Tüm doğal afetlere karşı alınabilecek bazı tedbirler vardır ama bunlara rağmen bir bakıyorsunuz her türlü önlem afetleri önlemeye yetmiyor. Belki felaketin sonuçlarını hafifletme imkanı var ama tamamen yok etmek mümkün değil. Söz gelimi uzaya insan gönderen Amerika bile her sene yaşadığı kasırga felaketi karşısında fazla birşey yapamıyor.

Ankaranın sallanması şahsen bir nefis muhasebesi yapmama vesile oldu. Ölümü ve ahireti derinden derine düşünmeye itti. Ahireti düşünmek için bir felaket ve uyarı ile karşı karşıya kalmamız gerekmez. İnancımızın gereği bu dünyaya olduğu gibi ahirete de hazırlık yapmak zorundayız. Ama insan kendisini aciz ve çaresiz hissettiği anlarda Yaratanı nı ve ahireti daha çok düşünüyor ve yüreğinin derinliklerinde hissediyor. Çünkü, o anda  yardım isteyeceği ve sığınacağı Allahtan başka hiçbir güç ve makamın olmadığını diğer anlarına göre çok daha derinden hissediyor.