İsrail 1967 yılında Kudüs’ü işgal etti. Ta o zamandan itibaren içinde sakladığı hedefini gerçekleştirmek için fırsat kolladı. Bu hedef Kudüs’ün İsrail’in başkenti yapılma hedefiydi. 30 Temmuz 1980 tarihinde çıkarılan Kudüs yasasıyla Kudüs İsrail’in başkenti olarak kabul edildi. BM Güvenlik Konseyi bu kararı oybirliği ile reddedip geçersiz saydı. İsrail’in bu yasayı geri çekmemesi üzerine MSP merhum Necmettin Erbakan’ın da katılımıyla meşhur Konya mitingini gerçekleştirdi. Kudüs’e sahip çıkmak üzere yüzbinlerin toplandığı bu miting 12 Eylül darbesinin gerekçelerinden biri olacaktı. İsrail’in bu hedefi hiçbir zaman sona ermedi. Amerikalı başkanların seçim vaatleri arasından bu hedef hiçbir zaman eksik olmadı da. Trump’ın seçilmeden evvel seçmenine verdiği vaatler arasında ‘Kudüs’ün başkent yapılma sözü önemli bir yer tutuyordu. Kudüs tam 100 yıl öncesine kadar bir Osmanlı toprağıydı. Şimdi ise Kudüs’ün tam Osmanlı toprağı olmaktan çıkışının 100. yılında (9 Aralık 1917) ABD başkanı Trump yeniden aynı arzuyu gerçekleştirmek için kararlı oldukları vurgusunu yapıyor. İslam dünyası başta olmak üzere dünyanın birçok yerinden tepkiler geliyor. Fakat asıl ses bugünlerde öngörüleri ağızdan ağıza dolaşıp takdirle anılan merhum Necmettin Erbakan’ın ABD-İsrail işbirliği üzerine söylediklerinde gizliydi, şöyle söylüyordu merhum Erbakan:

“Bu vahim olay karşısında macun metoduna asla müsaade edemeyiz. Biz Milli Görüş temsilcisiyiz. Milli çözüm temsilcisiyiz. Bu olayı üç tane lafla kınamış gibi gözükerek milletimizin aldatılmasına müsamaha gösteremeyiz. Bunları uydurmacıktan söyleyeceksiniz, göz göre göre İsrail devlet merkezini Kudüs’e nakletmesine göz yumacaksınız dolaylı yoldan yardımcı olacaksınız. Buna müsaade etmemiz asla mümkün değildir. Bu İsrail tarafından teşebbüs edilen çok büyük küstahlıktır. Bu adım ile İsrail gözümüzün içine baka baka ‘İşte geliyorum yarın Anadolu’yu da kendime vilayet yapacağım’ diyor. 33 seneden beri yapılan planlar programlar tatbikatlar ve tecavüzler gösteriyor ki İsrail’in bu topraklardan çekilmesi yetmez. İsrail’in 33 seneden beri İslam âleminin ortasında çıbanbaşı olmaktan dışarı çıkartılması lazımdır. Eğer Amerika İsrail›e yardım etmek istiyorsa Güney Amerika›da ülke versin. Müslüman topraklarında İsrail’in yeri olamaz.”

Küfür tek millettir, bütün gelişmeler bunu göstermektedir; fakat bâtılın karşısında hak neden bir ümmet olamamaktadır? Öncelikle bu sonunun cevabını bulmamız gerekiyor. Erbakan’ın batı emperyalizmi, kapitalist sömürü sistemi ile ilgili söyledikleri konusunda keşke daha dikkatli ve teyakkuzda olunabilseydi. Bugün için dünyanın jandarmalığına soyunan bir Amerika var karşımızda. İsrail onun himaye ettiği, besleyip büyüttüğü evlatlığı hükmünde. Her iki devlet de bireysel çıkışlardan değil de toplu karşı duruş ve karşı çıkışlardan anlar. Yüzüne karşı hep birlikte aynı vurgu ve tonda haykırsak gerekiyor: ‘Amerika sen busun!’

MÜZİK HARAM DEĞİLDİR

İTÜ kampüsünde dağıtılan bir bildiride müziğin haram olduğu, insanı Allah yolundan alıkoyduğu, kötüye sevk ettiği gibi gerekçeler öne sürülerek uzak durulması uyarısında bulunulmuş. Kim yazmış, kim dağıtmış bilmiyoruz. Bazı şarkı sözlerinde itikaden mahzur teşkil edebilecek sorumsuzca söylenen sözlerden de örnekler verilmiş. Konservatuvar öğrencileri de durur mu hiç, bu bildiriyi ciddiye alıp karşı bildiri ile tempo tutmuşlar. İki yanlış bir doğru etmeyeceğine göre her iki bildiriyi de buruşturup çöpe atabiliriz. Müzikten korkan bir insanın evrendeki ahengi yakalayabilmesi mümkün değildir. Müziğin tabiatın asli unsuru olduğu ve fıtratla ilişkisi bulunduğunu fark edemeyen birine anlayamayacağı için davul zurna bile az gelecektir. Müziğin fıtrat ve hilkatle yakından ilgili olduğunu kabul etmeyenler delil olarak kalplerinin sesi yeterli gelmiyorsa, Lokman suresi 19. ayete başvurmalarını salık veririz: “ (Ey oğul!) Sesini ölçülü tut, en çirkin ses eşeğin sesidir.”. Konservatuvar önünde müzik karşıtı bildiri (Böyle bir şey olabileceğine hâlâ ihtimal vermesem de) dağıtanlara ideolojik yaklaşımlarla karşı bildiri hazırlayanlardan doğrusu sanat içerikli, estetik duyarlıklı bir bildiri hazırlamalarını beklerdik. Durum gürültü ve gümbürtüye karışmış. Keşke her iki bildiri sahipleri de ‘Sesini ölçülü tut” direktifine uygun davranabilseydiler.

OHAL’DE VURAL KAYA OKUMAK

Vural Kaya ilahiyat okumuş şairlerimizden. Son zamanlarda ilahiyat fakültelerinden hatırı sayılır oranda şair çıkması sevindirici olmakla birlikte, aynı zamanda bilimsel bir tez konusudur da. Ne de olsa bu satırların sahibi de ilahiyat koridorlarında beş yıl geçirmiş birisidir. Vural Kaya’yı son dönem Karagöz dergisinde yazdığı birbirinden güzel şiirleriyle tanıyoruz. Aynı zamanda çocuk edebiyatı alanında da iddialı bir isim. Daha önce üç şiir kitabı yayınlandı Vural Kaya’nın: Renga, Cezbede Bir Narsist ve Arınma Festivali. O ne yazsa okurum. Hece yayınlarından çıkan son kitabı “Uçurum Bestecisi” de beni haklı çıkaracak nitelikte şiirleri barındırıyor içerisinde. ‘Söz Hatırası’ ve ‘Çevrimiçi Bir Namlu’ isimli iki bölümden oluşan şiir kitabında beni en çok da şu dizeler sürükleyip bir yerlere götürdü: ‘Eskiden uçurumlar besteleyen bir müzisyendim/ Yeniden müzisyen olabileceğim güne kadar/ Avuçlarımda kırgın bir uğur böceği gibi sevinebilirim/Tuhaf değil insanın kendi avuçlarında sevinebilmesi/ Sevinebilirim, bir kapı aralığından bakıp dünyaya..” Sevgili okur! İnsan bu soğuk havalarda ne okur? Elbette yüreğini ısıtacak şeyleri. O halde takıl ‘Uçurumlar Bestecisi’ne. Varsın şairi bilmesin bunu.