Basında yer alan bilgilere göre;

800 milyar liralık fon vurgunu…

Son durum nedir? Nasıl başladı?

Yüzbinlerce kişinin mağduriyetinden söz ediliyor.

Bu mağduriyetin nasıl karşılanacağı tartışılıyor.

İlgili soruşturma da bir yandan ilerliyor…

Ancak kamu görevlilerine, fon değerlerini hayatın doğal akışına aykırı arttıran kişilere uzanıp uzanmayacağı da merak konusu.

Sahi, fon krizi nasıl başladı?

Türkiye’de 500 binin üzerinde kişinin parasını yatırdığı ve şu anda parasını alamadığı fon krizi…

Bazı portföy yönetim şirketlerinin yatırımcıların art arda gelen para çekme taleplerini karşılamakta zorlanmasıyla başladı.

Likidite sorununun ardından Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) bazı fonların işlemlerini durdururken, süreç geniş kapsamlı bir soruşturmaya dönüştü.

Pusula Portföy fonlarından 28 Ağustos’tan sonra yaklaşık 132,7 milyar TL’lik çıkış talebi geldi.

Pusula, 15 Eylül’de bazı fonlarında yatırımcılara yapılması gereken iade ödemelerinde temerrüde düştüğünü açıkladı.

Ardından Tera Portföy’de de iki fonda benzer ödeme problemi ortaya çıktı. Bu durum da satış baskısını artırdı.

Fon krizi böyle başladı...

Ardından soruşturmalar kapsamında gözaltılar, tutuklamalar ve malvarlıklarına el koymalar…

ÜÇKAĞITÇILIĞIN ‘KİTAP’TAKİ YERİ

Ancak öte yandan da bu fonlardan alanların kimliği ve kişiliği de tartışma konusu.

Karar Gazetesi yazarı “Üçkağıtçılığın ‘Kitap’taki yeri” başlıklı yazısında son fon krizine ilişkin dikkat çeken bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı;

“Kendilerince bir ‘cennet’ tasarlamışlar. İstedikleri oluyor. İstemedikleri olmuyor.

Görmüşsünüzdür, Fatih Altaylı Cübbeli Ahmet Hoca’yla röportaj yapıyordu. Cennet’i konuşuyorlardı. Ahmet Hoca röportajın bir yerinde ‘mesela çok sevdiğin birisi var ama cehennemlik, dedi. Sen onun cennette olmasını istiyorsun. Allah aynı ona benzeyen birini yaratıyor cennete koyuyor, sen de böylece mutlu oluyorsun. Halbuki adam aslında cehennemde.’

Altaylı “Ama bu sahtekarlık değil mi?” diye sordu. Cübbeli Ahmet de böyle bir şeyin niçin sahtekarlık sayılmaması gerektiğini anlatmaya çalıştı.

İnsanların cenneti hayal ederken kendi gönüllerine, tabiatlarına göre bir cennet tasavvuru geliştirmelerini çok yadırgamamız gerekmez.

Ayrıca, “kendilerince bir cennet tasarlamışlar” derken Cübbeli Ahmet Hoca’nın anlattığı cenneti kast etmiyordum.

Hususi, seçkin bir zümreye tahsis edilmiş bir dünya cennetinden bahsediyordum.

Ahirete varmadan, bu dünyayken her istediğinin oluvermesinden, elinin sıcak sudan soğuk suya girmemesinden.

Sadreddin Yüksel Hoca yayımladığı eserlerden telif ücreti almazdı.

“Ücretini dünyada alırsam ahirette alamam” dediğini iyi hatırlıyorum.

Bir de Aşık Kutlu Hoca. Babam anlatırdı, Diyanet Yayınlarındaki yetkili “Hocam kitabınızın basımı gecikebilir, biz size telif ücretini takdim edelim” deyince bağırmış, “İstemeyiruum! İstemeyiruum! Kitap talebelerimin eline geçsun, başka bir şey istemeyiruum!”

Hepsine Rahmet olsun.

Şimdi kaldırıldı öyle şeyler. Din güncellendi.

Şimdiki dinde hak etsen de etmesen de ücretleri bu dünyada alıyorsun.

Eskiden sihirbazlar gösteri yaparlardı.

Ellerine bir miktar lüzumsuz, değersiz kâğıt alırlar. Kağıtları tencere kapağı gibi bir şeyin üstüne yığarlar. Üflerler, püflerler, sonra bir kibrit çakarlar, kağıtlar alev alır. Sonra bir el hareketiyle ateşi söndürürler.

Vee, işte! Bir tencere kapağı dolusu kâğıt para.

Belki de tencere kapağı değildir, başka bir şeydir. Çocuk aklımızda tencere kapağına benzetmişizdir.

Çocuk aklımızda şunu da düşünürdük. Madem sihirbaz kâğıttan para yapabiliyordu bizden niye bilet parası aldılar? Yapsaydılar kâğıttan istedikleri kadar para? Demek ki paralar gerçek para değil.

Zati Sungur’u mutlaka bilirsiniz. Büyük sihirbaz. Bence milli sihirbaz.

Pazar yerinde yumurta satan pazarcıya takılmış. “Bu yumurtaların içinde altın var mıdır?”

“Ne gezer” demiş adamcağız.

Zati Sungur bir yumurta kırmış, sarısı yere düşmüş, altın. Bildiğin sarı lira.

Bir tane daha kırmış, onun sarısı da altın. Bir daha kırmış, onun da…

“Senin yumurtaların içinde altın var” demiş ve oradan ayrılmış.

Zati Sungur gittikten sonra pazarcı altın bulmak umuduyla bütün yumurtalarını birer birer kırmış. Yok altın maltın. Safi zarar. Zati Sungur’u haberdar etmişler, o da yumurtacının zararını tazmin etmiş.

Zati Sungur’un yumurtadan çıkardığı altınlar gerçek miydi?

Muhtemelen gerçekti. Sungur’un kendi altınlarıydı. Tezgâhtan ayrılırken altınlarını alıp gitmiştir.

Fakat bizim yerli ve milli illüzyonistlerimizin fonlardan, borsadaki kağıtlardan dönüştürdükleri paralar gerçek.

ALLAHU TEALA SENİ UMRE YAPARKEN GÖRÜYOR

BORSADA ÜÇKAĞITÇILIK YAPARKEN GÖRMÜYOR MU?

O paraları verip kendine yat alabiliyorsun. Otomobil, villa, tayyare falan da alabiliyorsun.

Umreye de gidebiliyorsun.

Umreyle gittiğin zaman Allah Teala’nın sa’yini, tavafını gördüğünü, umreni kabul edeceğini, yaptığın umre sebebiyle seni bağışlayacağını muhtemelen düşünüyorsun.

Çünkü Cenab-ı Rabbü’l Alemin’in Semi’ ve Basir olduğuna inanıyorsun.

Allahu Teala seni umre yaparken görüyor.

Borsada üçkağıtçılık yaparken görmüyor mu?

Ya da rüşvet alırken, verirken, kul hakkına çökerken?

İman ettiğiniz kudret nasıl bir kudrettir? Bazen görüyor, bazen görmüyor?

Peki, hanımefendi veya beyefendi? Siz nasılsınız?

Umre yaparken nasılsınız, üçkağıtçılık yaparken nasılsınız? Aynı siz misiniz?

İman ettiğiniz kudret adaletli midir?

Yoksa ne yaparsanız yapın sizin tarafınızı mı tutuyor?

Şöyle bir şey olabilir mi?

O’nun kendiniz gibi olduğunu, ‘bizden’ olduğunu, taraf tuttuğunu, ‘başkası’nın hakkını gasp ettiğinizde sizi ödüllendireceğini, sevap yazacağını çünkü ‘başkası’nın O’nun kulu olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Bunun ‘Kitap’taki yerini gösterebilir misiniz?

Ya da kendinizin Kitap’taki yerini?”

Kaynak: Haber Merkezi