Kurumları, kuralları ve üstünde değil dibinde yeşermeleri itibarıyla kulları nezdinde memleket semt pazarını andırır. İnsan hayatı sudan ucuz hale gelirken yaşam standardı gittikçe pahalılaşır. Onu memleketin güç yahut söz sahipleri hayat pahalılığı diye isimlendirirler. Emek karşılığı elde ettiğiyle insanlar nasiplerine düşme ihtimali olan nimetin daha azına rıza göstermek zorunda kalır. Artık herhangi bir yaşamsal malzemeye değer biçmek, paha belirlemek, eder tahmin etmek mümkün görünmez. Çaresizlik, içine düşürüldükleri duruma boyun eğmeyi erdemden saymalarına yol açar. Adeta yaşanan hayatı sevmek gibidir: insan, yaşadığı hayatı neden sever? Başka çaresi yoktur da ondan!

Bir ömür, kandırılmamak için tek ayak üzerinde yaşamak, aldatılmamak için hep uyanık kalmak, kazıklanmamak için dikkat kesilmekle geçer. Muhtemelen geri kalmış ülke kategorisine giren memleketler ve ahalisi sırf bu sebepten geri kalır. Zira bütün mesai, bütün gayret, aşırı çaba çalışıp hakkı olanı kazanmaya değil, aldatılmamaya harcanır. Yine de aldatılmaktan kurtulabildikleri söylenemez, mütemadiyen kandırılırlar. Hatta kandırılmayı bir yaşam biçimi olarak benimseyip, dayak yiye yiye dayak atmayı öğrenmek gibi zamanın tavuk gelecek yerden can esirgemeyen çakallığına soyunup kandırmaya başlarlar. Artık gücü yeten yetenedir. Çoğu alanda bunun sağlaması yapılmaz, sonuçları da gözden geçirilmez. Bu insanlık pazarında fahiş fiyattan çürük meyve yahut sebze almamak için pazar esnafına, itikadi sapmalara maruz kalmamak için popüler ve popülist televizyon hocalarına, kandırılıp soyulmamak ya da birilerinin doymak bilmez şahsi hırsına hizmet etmemek için siyasetçi beyanlarına dikkat kesilmek gerekir. Orantısız yalanla, iftirayla, suçlamayla uğraşmamak için basın yayın organları; orantılı ve muvazaalı beşer organlarına aldanmamak için özsaygı gözden kaçmamalıdır.

İnsan mütemadiyen aldatılır, kandırılır, yanıltılır, yanlış tercihlere sürüklenir. Aldatanlarda suç aranmaz; her yanılgı, aldananın kerizliğini ibraz eder. Pazarda fahiş fiyattan edinilen sebzenin eve gelip kontrol edildiğinde çürük çıkması pazarcının üçkâğıtçılığı değil müşterinin safdilliğidir. Şeyh efendinin, hocaefendinin yalan yanlış beyanlarla kitleleri hipnotize edebilmesi suç sayılmaz, ona uyanların kendinden geçip gerçeğe ters düşmesi sorundur. İktidarını korumak ve güçlendirmek için siyasetçinin ütopik söylemler serdetmesi, hezeyanlar döktürmesi, mukabilinde muhatap bile kabul etmediği insanlardan teveccüh görmesi, onay alması hata değil başarıdır. Aynı şekilde tüm bu yönlendiricilerin kendilerinin yanılması, kandırılması, aldatılması da suç zümresinden sayılmaz. Aldatılmak bağlamında onların alanı korunaklıdır ve zulmün şiddetini artıran zalim değil, zulüm gören, maruz kaldığı eziyete rıza gösteren yahut göstermeyip itiraza yeltenen mazlum suçludur! “Bizi aldatan bizden değildir” hadisini belki en çok aldatmayı meslek edinmişler terennüm eder. Evet, onlar aldatılmamalıdırlar; aldatanı dışlayıp, tan edip kendileri aldatırlar. Hasılı inançsal zeminde kolayca anlaşılabilecek ihtar bile aldatmamaya değil, aldanmamaya yorulur. Hilleli Mehmet Fuzuli Efendi’nin bir şiirini bağladığı “Gel derse Fuzuli ki güzellerde vefa var / Aldanma ki şair sözü elbette yalandır” paradoksu muhtemelen aynı kandırılışı işaret eder. Söze müstenit aldatmak mümkündür; muhatap aldanmamalıdır. Nitekim saray seven şairimiz sevdiğine kasideler sunup dokuz akçelik maaşla ödüllendirilir. Bürokrasinin, rüşvetçiliğin, yozlaşmanın mağduru olup maaşını alamayınca da aldatılmayı sindiremeyip şikâyetname tellendirir: “Selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar” diye başlayıp maruzatını dile getirir. Demek verdiği selamı rüşvetten sayıp alsalar, problemini çözüp ödeneğini verseler yoz, arsız, hadsiz işleyiş üstüne bir sorunu kalmayacaktır!
‘Ben nerde yanlış yaptım’ sorusunu insan sadece romantizme bağlı hayal kırıklığına uğradığında sorar.

İnanç, düşünce, görüş bağlamı sorgu götürmez; tabi olur ya da reddeder. O denli keskindir ki inanıp güvendiği doğrultuda şüpheye mahal yoktur. İnanmayıp güvenmediği de şeksiz şüphesiz düşmandır. Bir başka düşünüşün haklılığına, doğruluğuna ihtimal vermek dahi şirktir. Hiç yoktan düşünsellik gerektirmeyen durumlarda inançsal anlamda bel bağladığı putlar razı olmaz. Kutsanmış tarihinin izdüşümünde aciz olduğunu kabul edip kendisine yönelen haksızlıklar karşısında itaat, hep itaat, daha fazla samimiyet ve inançla kurda kuşa boyun eğdiren nihayetsiz bir itaat gerekir. Öyle ki aksi düşünülüp davranışa döküldüğünde beka dumura uğrar, ezan sesi kısılır, bayrak inişe geçer! Ve belki hışmından, orantısız şiddetinden şikâyet etmek rüzgârı küstürür!