Toplumumuzun sigortası olan aile kurumumuz aslında küçük bir devlet gibidir. Nitekim aileler mahalleleri, mahalleler ilçeleri, ilçeler illeri, iller de ülkeyi oluşturur. Toplumumuzun da, devletimizin de temelini aile oluşturur. Aile; toplumda ahlaksızlığın, iffetsizliğin, haramların yayılmasını engelleyen ve bunlardan fertleri koruyan bir kalkan gibidir. Aile kurumumuz ne kadar güçlü olursa devletimizde o derece güçlü, Ümmeti Muhammette o ölçüde diri olacaktır.
Ailede huzurun ve mutluluğun sağlanmasında eşlerin birbirine duyduğu sevgi, saygı ve muhabbetin büyük yeri ve önemi vardır. Rabb’imiz (c.c.) bizleri bir erkek ve bir dişiden yaratmıştır. Kadını ve erkeği birbirine eş kılmış, birbirlerine rakip değil, bilakis birbirini bir yapbozun parçaları gibi tamamlayan özellikte yaratmıştır. Allah’ın (c.c.) adı, Peygamber’in (s.a.v.) kavliyle başlayan evlilik süreci gerek düğünde gerekse nikahtan sonra da Allah’ın emirlerine uygun bir şekilde devam etmesi eşlerin dünya ve ahiret saadetinin anahtarıdır.
Evlilik idare sanatıdır. Erkek ise bu noktada evinin reisi olarak birinci derecede mesuldür. Hanımını Allah’ın (c.c.) emaneti olarak nikahlamıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz, onları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve Allah’ın adıyla (nikah kıyıp) onları kendinize helal kıldınız.” (Müslim, Hac, 147).
Eşlerin birbirlerine karşı olan sevgilerini artıran; birbirlerini anlayıp önemsemeleri, saymaları ve bunu birbirlerine hissettirmeleridir. Eşler birbirlerine karşı sabreden ve şükreden olmalı, birisi ateşken, diğeri su, biri öfkeliyken diğeri sakinleştiren taraf olmalıdır. Bu ancak eşlerin birbirinin halinden anlamasıyla mümkündür. Bunun için de aile içi iletişim önemli bir husustur. Eşlerin birbirleri ile hayata ve geçirdikleri güne dair konuşmaması, herhangi bir paylaşımda bulunmaması ne yazık ki aile içi iletişimin zayıf olduğunu gösterir. Bunun böyle olması bir yana dursun, evimiz dünya denizinin girdabında bizim için sığınılacak bir limandır. Aynı şekilde bir derdimiz olduğunda paylaşmamız gereken ilk mekandır.
Evlerimizin Muhammedi muhabbetin hakim olduğu huzur mekanları olması; erkeğin hanıma, hanımın erkeğe karşı vazifelerini yerine getirmeleri ve eşlerin aile hayatında Allah’ın (c.c.) rızasını gözetmesiyle mümkündür. Eşler birbirlerini birer cennet vesilesi bilmelidir. Eşler ebedi yurdumuz olan ahirette de beraber olacaklarını, aile olarak cennetle müşerref olup orada da beraber olmak için bu dünya hayatını o şuurla İslami bir hayatla geçirmelidir.
Birer küçük devlet hükmünde olan ailelerimizi ihmal ederek dünyamızı ihya edemeyiz. Dünya imtihanında her türlü hayasızca akına karşı bir cephe olan evlerimiz bizlerin ilk cihad yeridir. Bu konu ile ilgili büyük bir İslam davetçisi olan Şehid Hasan-el Benna’nın şu sözünü hatırlamak gerekiyor: ''Siz evlerinizde İslam devleti kurun ki, Allah sokaklarınızı İslamlaştırsın.'' İslam’ı önce ailemizde yaşamak ve yaşatmak zorundayız. Ailemizi ihmal ederek mahallemizde, sokağımızda, şehrimizde yapacağımız İslami çalışmadan bereket hasıl olmaz. Evlerimize dönmemiz ve başta kendimizden başlamak suretiyle bir iç muhasebe yapmamız gerekiyor.
Kendini düzeltemeyen çevresini düzeltemez, ailesini, eşini ihmal edenin yapacağı İslami çalışma hep yarımdır, hep eksiktir. Evlerimizi İslamlaştırmadan, sokaklarımızı İslamlaştıramayız ve İslam davasına hizmet edemeyiz. Ceketimizin ilk düğmesini baştan yanlış iliklediğimizde, diğer düğmelerimizi doğru iliklememizin bir anlamı kalmadığı gibi ailemizi ihmal ederek yapacağımız hayırlı çalışmalarda da bir yerlerde bir açık, bir eksik olur. Düğmeyi baştan doğru iliklemek için ailemizi ihmal etmememiz gerekiyor.
Eşler evlendikleri ilk andan itibaren aralarında herhangi bir anlaşmazlık olduğunda hakem olarak İslam’ı yani Kur’an ve sünneti seçmeleri ve çıkan karara uymaları aralarındaki anlaşmazlığı çözecektir Biiznillah. İşte böyle evler İslam’ı hayatlarına ölçü edinen ailelerin yaşadığı, İslam’ın hakim olduğu evlerdir. İşte böyle evlerden İnşaAllah nice mücahidler, mücahideler yetişecektir. İslam’ın hakim olduğu evlerde yetişen nesillerimiz çağımızın Ömerlerinden, Fatihlerinden, Selahaddinlerinden olup Gazze’yi, Kudüs’ü, Doğu Türkistan’ı ve daha nice mazlum diyarı kurtaracaktır İnşaAllah.
Devamı gelecek yazıda İnşaAllah...
EĞİTİMCİ/PSİKOLOJİK DANIŞMAN
MUHAMMED ALİ TÜREGÜN
**
İSLAM'I HAYATA TAŞIMAK
İslam Allah tarafından Hz. Muhammed (s.a.v) vasıtası ile insanlara bildirilen uyanları dünya ve ahiret saadetine kavuşturan hükümler bütünüdür.
Bu hükümler hem ameli hükümlerdir hem de inanç hükümleridir. Kelime-i şehadet İslam'ı kabul etmenin ilk adımıdır. Bununla birlikte Hz. Peygamber'in (s.a.v.)bildirdiği ne varsa bir tanesi bile atlanmadan toptan kabul edilmiş olunur. Peki bu kabul ettiklerimiz hayatımızda var mı? Yoksa kabulümüz sadece dilimizde dolaşan bir sözden mi ibaret?
Kamuda, çarşıda, ticarette İslam dini ne kadar yaşanıyor?
Elbette yaşamak için dinimizi çok iyi bilmek gerekir. İslam dininin iki esas kaynağı Kur'an ve sünnettir. Bugün elhamdülillah binlerce hafıza sık sık icazet törenleri düzenleniyor. Ancak İslam'ı bilmek sadece iki kaynaktan Kur'an'ı çok iyi ezberlemek değildir. Zira manasını bilmek gereklidir. Hem hafızlık yapan hem de bu meşakkatin üzerine Arapça'yı öğrenen azdan azdır. İslami ilimlerde derinlik sahibi olan ise daha da azdır.
Bir kişi bir kerede yoğunlaşıp Kur'an ezberine ömründen 2 senesini vermekle hem çok sevap bir iş yapmış olur hem de mesleğini garanti altına almış gibidir. Oysa bir başka açıdan hafızlık çok faziletli bir ibadet olmakla birlikte İslam'ın temel kaynaklarından birini ezbere bilmektir, İslami ilimlerin temelidir. Fıkıh, tefsir, Kur'an'ın açıklaması olan hadislerin ilminin temelini Kur'an oluşturmaktadır. Gerçek başarı bir kerede hafızlık yaparak başarı elde etmek gibi başarılar değil ömür boyu sürdürülen disiplin ve azimdir.
Bu yüzden hafızlığın üzerine öğrenilen Arapça ve alet ilmi olan bu Arapça ile İslami eserleri asli dilinden okumak hafızlıkla taçlananlara verilmiş kelimelerin kifayetsiz kaldığı nimettir.
Allah'ın lütfu olan bu büyük disipline ulaşmaksa ancak takva ile mümkündür. Günahlardan kaçınmadan ilim sahibi olmak zordur. Allah'ın yardımı günahkarlar üzerine olmaz. Rasulullah (s.a.v) uzun yolculuklar yapmış ve üstü başı tozlanmış elini göğe uzatarak Ya Rab! Ya Rab! diye haykıran bir adamdan söz etti ve şöyle buyurdu: "Fakat onun yediği haram giydiği haram içtiği haramdı. Peki böyle birisinin duası nasıl kabul edilsin?"( Müslim, Zekât, 19; Tirmizî, Tefsir,3; Ahmed b. Hanbel, 2/328) Görüldüğü gibi duanın kabul olmasının şartı Allah'ın çizdiği sınırlara dikkat etmektir. Bundan sonra istenen ilim veya her neyse kabul olunur İnşaAllah.
Günahlar ne yazık ki ilmin önündeki tek engel değildir. Müslümanın dikkatini dağıtacak, özellikle bağımlılığa sebep olacak telefon, yiyecek içecek ve oyun gibi şeylere de fevkalade dikkat etmesi gerekir. Helallerde aşırıya gitmek ilme olan zararı bir yana günahlara da giden yoldur.
Bütün çeldiricilerden kurtulan talebeye hasretini çektiğimiz Asım'ın nesli olabilmek için bildiğini gözünü kırpmadan uygulaması kalacaktır.
Allah'ın indirdiği bereketli yağmur gibi olan ilimlerden de ilmin tatbik edilmesinden de rahatsız olanlar karşılarında bu yiğitler olacaktır.
Afrikayı açlığa mahkum eden sömürgeciler, Filistin'e ölüm yağdıran katiller, Kur'an'ı anayasadan kaldıran dikdatörlük rejimleri ile hesaplaşmayı göze almadan öğrendiğimiz ilmi uygulayabilmemiz mümkün değildir. Siyonizmin ne olduğunu anlamadan içinde bulunduğumuz duruma nasıl geldiğimizi bilmemiz mümkün değildir.
Allah vaad ettiklerini gerçekleştirmeye dilediği kullarını vesile eder. Allah'ın izniyle dünyanın bir gölge gibi geçiciliğine inanan ilim ve şecaat sahibi müslümanların ilk hücumuna bile hayatlarını kurtarmaktan başka bir şeyi düşünemeyen korkaklar dayanamayacaktır.
SAMİ ARPACI
***
DÜNYAYA FIRLATILANLAR
Bir yaşamak ağırlığında,
Ölüme hafifçe sarılmak...
Şüphe değil midir istediğimiz,
Gerçekler içerisinde?
Sonunda istediğimiz şey varsa,
Sonsuza dek yorulmayacak ayaklarımız.
Manası olmalıydı gülüşümüzün;
Tıpkı vedaya sarıldığımız gibi.
Boşuna mı kır ektim saçlarıma,
Dünyaya fırlatıldığımdan beri?
İnsanın gayesini düşünmüş filozoflar,
Ama yaşamaya bir kanun koyamamışlar.
Nedir deliğinden geçiremediğimiz ipin rengi,
Yaşamak şimdi,
Kıyıya demir atmış bir geminin ahengi.
Dur diyemiyorum gözlerime;
Görebildiği kadar yaşamak...
Şimdi yaşamaya küsmüştür depremler;
Kim düzeltecek kızgın kırgınlıklarımızı?
Artık bizim için kıvılcım dökmüyor bakırcılar,
Acıtmıyor içimizdeki kırgınlığı bu sancılar.
Sadece düşünmektir yaramız;
Korkunç bir şuurda, yanlış insanlarla...
MEHMET EMİN GÜLİCEM
***
EDEPMİŞ MEĞER
Sözün ölçüsü var, tartar insanı,
Gözün hicabı var, saklar arı.
Kalabalıkta bile yalnız yürümek,
Edepmiş meğer, taşımak sabrı.
Bir tebessüm bile yerini bilirmiş,
Bir susuş bile bin lafa bedelmiş.
Kapı çalınır, izin beklenirmiş,
Edepmiş meğer, gönüllere giren yol.
Ne bağırarak duyulur hakikat,
Ne çiğneyerek yeşerir muhabbet.
İnsanı insan yapan ince çizgi,
Edepmiş meğer, adını koymadığımız cennet.
Bir lokma da doymayı bilmek varmış,
Bir sözü yudum yudum söylemek varmış.
Alırken değil verirken çoğalmakmış,
Edepmiş meğer, eksilmeyen devlet.
Bir hata görünce örtmeyi bilmek,
Bir kusur duyunca duymamayı bilmek.
Yüksekteyken alçak gönüllü kalmak,
Edepmiş meğer, başı dik tutan el.
İBRAHİM YILDIRIM
NE OKUYALIM?
UZAY ÇİFTÇİLERİ
Milli Gazetemizdeki yazılarından tanıdığımız, ülkemizde İslami Edebiyatın temsilcilerinden olan Merhum Ali Nar Hocamız çok sayıda eser kaleme almıştır. İşte bu eserlerden biri olan “Uzay Çiftçileri” ilk yerli bilim kurgu romanıdır. Eserin ilk baskısı 1988 yılında yayımlanmıştır.
Ruhu fetih arzusuyla yanan bir gencin öncülüğünde müslümanların uzaya gidişlerini ve orada kendi düzenlerini kurmasını anlatan eser 15 bölümden oluşmaktadır. Her bölümün başında bir ayet veya bir hadis yer almaktadır. Sade bir dille yazılmış olan roman sürükleyici üslubu ve verdiği ahlaki telkinlerle okuyuculara bir kültür şöleni yaşatmaktadır. Kitabın arka kapağından bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyoruz:
“Hocanın edebiyatta ideal olanın "tebliğ” değil, "ahlaki telkin” olduğu inancı eserlerine de yansımıştır. "Tebliğ”in din adamları tarafından da yapılabileceğini ancak edebiyatçının dini anlatırken "ahlaki telkin” metoduyla hareket etmek suretiyle daha geniş kitlelere sesini duyurabileceğini; telkin metoduyla dini düşünceleri, edebi türlerin içine daha ustalıkla yerleştirilebileceğini öngören Ali Nar Hoca, yazdığı "piyes”, "hikâye” ve "roman (bilim kurgu-ütopik)”larında telkinî bir metod takip etmiştir. Uzay Çiftçileri bunlardan sadece biridir…”
Yazar: Ali Nar
Yayınevi: Yenidevir Yayınları
Sayfa Sayısı: 218
HİLAL’İN HÜZNÜ
Gazeteci, şair ve yazar Ekrem Kaftan’ın şiir kitaplarından olan “Hilal’in Hüznü”; içinde bulunduğumuz cemiyetin yaşadığı acıları, neşeleri, kederleri, sevinçleri yüreğimizi tam orta yerinden vuran şiirleriyle bizlere anlatmaktadır. Kaybettiklerimizi bulmak, unuttuğumuz değerleri ve mazimizi hatırlatmak gibi büyük bir derdi olan Şair Ekrem Kaftan; bunu şiirlerinde muazzam bir üslupla dile getirmiştir.
Kitap okuma ve okutma sevdalısı olan Ekrem Kaftan memleketi olan Denizli’nin Tavas İlçesi’ndeki köyüne bir kütüphane kurarak halkın hizmetine sunmuştur. Kütüphanedeki on binin üzerindeki kitap okuyucularını beklemektedir.
Kitabın arka kapağından bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyoruz: “Şair, imanının, aşkının, ilminin, kültürünün, lisana hakimiyetinin ve hassasiyetinin büyüklüğü nisbetinde büyük şairdir. Klasik şiirimiz de bin yıllık medeniyetimizin her türlü güzelliğinin ve hayata akseden taraflarının mısralar arasında yer aldığı uçsuz bucaksız bir ummândır.
Elinizdeki “Hilâl’in Hüznü”, 20. Ve 21. Asırda Türk Milleti’nin içinden geçtiği bütün manevi, siyasi, iktisadî buhranların şairdeki akislerinden ibarettir.”
Yazar: Ekrem Kaftan
Yayınevi: Birincikitap
Sayfa Sayısı: 114




