İnsanlık büyük bir ahlaki problemle karşı karşıya. Bu problem aslında ahlakın kavramsal sinir uçlarının deşelenmemesinden kaynaklanıyor. Ahlakın dinle olan irtibatını kopardık ve yeni bir ahlak anlayışı kurduk. İnsanın iyiye ve kötüye olan yaklaşımı ahlakın belirleyicisi oldu. Böylece ahlakı sekülerleştirdik. Ahlakı uçkur meselesi olarak yalnızlaştırıp, adalet, şefkat, merhamet, kardeşlik gibi asli meselelerimizi ahlakın gündeminden düşürdük. Ne yazık ki, günümüzde ahlakı felsefi boyutta, nazariyelerin tahakkümü altında tartışıp, ten bekçiliğinin pratiğinde yaşıyoruz.
İlahi dinlerin temeli tevhide dayanır yani birliğe, biz ise hayatı parçalara ayırarak yaşamaya çalışıyoruz. Her parçanın kendine has uygulamaları var. Fakat bu parçaların birbirlerine olan müdahaleleri gün geçtikçe azalıyor. Din insanın sadece inanç ve ibadet alanını tanzim eden bir olgu değil. Sosyal hayattan siyasal hayata, iktisadi hayattan hukuki meselelere kadar her alan dinin kapsamına girer. Fakat günümüzde insan hayatının tüm yönlerine aynı derecede müdahil olması gereken İslam bile, Müslümanlar için parça parça uygulanır oldu.
Dinin ibadet alanını büyük bir heyecan ve titizlikle yerine getirenlerin, konu kul hakkı ya da merhamet gibi ahlaki meseleler olduğunda hiç de aynı titizlikte olmadığına şahit olabiliyoruz. Buradaki sorunun kaynağı, ahlakın hayatın tümüne hâkim olması gereken kuşatıcı özelliğinin ve baskın olma vasfının ahlaka verdiğimiz dar anlamın basitliğinde kaybolmasındandır. Ahlakı bu kavramsal zindanlarından kurtarmalıyız. Yoksa insanlık ahlak bekçiliği yaparken ahlaksızlık içerisinde heder olup gitmekte.
Günümüzün kurgulanmış dünyasında ahlakı içselleştiremedik. Ama aynı dünyamızda ahlakı muhafazakârlaştırdık. Toplumların içsel özlerinden şekil alan örf, anane ve gelenekler muhafazakâr değerlerimizdir. Siyasi olarak değişimi, iktisadi olarak kapitalist ilişkileri önemserken, ahlaki olarak muhafazakâr değerleri gündemde tutmak çelişkiler üretti. Bu çelişkiler nedeniyle bizim ahlaki değer olarak topluma sunduklarımız, bireylerin gayri fıtri tercihleri olmaktan öteye gidemedi.
Bu durumda örf, anane ve gelenekler, yani ahlaki muhtevamız şekli unsurlarla varlığını sürdürürken ruhi ve manevi derinlikten uzaklaştı. O yüzden somut olarak görünür ahlaki değerler gündemde tutulurken öze ilişkin asli ahlaki değerler Müslümanların hayatından uzaklaşmaya başladı.
Toplumdaki dindarlık algısının artması asli ahlaki değerlerin topluma yerleşmesini sağlamıyorsa burada bir sıkıntı var demektir. Efendimiz’in (sav) deyimiyle din güzel ahlaksa; din ve ahlak toplumun dinamiklerine beraber sirayet etmesi gerekir. Fakat mevcut durum bize göstermektedir ki, dindarlaşma özsel bir ilerleyiş değil, şekilsel bir meydan okuyuştur. Dindarlaşmanın kavramsal karşılığının muhafazakârlaşma olarak algılanmasının temel sebebi de bu olsa gerek. Dinin şekilsel yönünün muhafazasına dönük çabalar toplumu muhafazakârlaştırırken, aynı oranda ahlakileştirememektedir.
Muhafazakârlığın çağımızın Müslümanı için giydirilmiş bir kimlik olduğunu unutmamak gerekir. Bundan dolayı gerçek anlamda bir ahlaki duruştan söz edebilmek için asli kaynaklarımıza, yani Kuran ve sünnete müracaat etmeliyiz.