Ahlâk kavramının türetildiği köken kelime Arapçada
hulk (halk) kelimesidir ve çoğul olarak ahlâk denilmektedir. Ancak Türkçede
kullandığımız ahlâk , çoğul anlamı içerse de, kavram olarak tekil anlam
kazanmıştır. Kökeni olan hulk kelimesi tabiat ya da doğa, seciye, huy, hatta
din anlamlarına da gelmektedir. Buradan hareketle çok genel anlamda, insanın
iç ve dış dünyasının kaynağı olarak insan doğasında yerleşik bulunan bir meleke
ya da yetinin ifadesidir, denilmektedir.
Yine genel olarak ahlakçılar ve İslam ahlakçıları hulk
kelimesine iki anlam yüklerler. Birinci anlamında hulk , insanın ruhsal veya
içsel davranışıdır. Yani içsel görüyle, seziyle algılanan kuvvet, yetenek, huy
ve doğa, kısaca manevi olana özgü anlamına gelir. İkinci anlamındaysa hulk ,
insanın bedensel yönünü işaret eder, yani görülen bedenin bütünü, dış görünüm
ve biçimini ifade eder. Bir hadis-i şerifte bu iki anlamı içerir şekilde kelimenin
kullanıldığı belirtilmektedir: Ey Allah ım! Yaratılışımı güzel (düzgün)
yaptığın gibi, ahlakımı (huyumu) da iyileştir. (Ahmet bin Hanbel:
Müsnet,VI/68).
Öte yandan İslam kaynaklarında hulk ile ahlâk ın
eşanlamda kullanıldığı görülürken, çoğu ahlakçıların hulk u, insandaki bütün
hal ve davranışların kaynağı, bilincin doğru bir kuvveti ve yeteneği olarak
kabul ettiği anlaşılmaktadır. Bu anlamda hulk u huy olarak anladığımız
takdirde, ruhta meydana gelen doğal bir olay şeklinde nitelendirmek mümkündür.
Dolayısıyla herkes var olan hissi ve iradi gücünü kendine özgü bir biçimde
kullanır diyebiliriz.
Bunun yanında hulk un tabiat ya da doğa, fıtrat
anlamlarını da karşıladığı ileri sürülmektedir. Buna göre, tabiat (doğa)
ahlakın doğuştan gelen temel unsurları olarak kabul edilmekte ve insanın
sorumluluğunun da ön şartı sayılmaktadır. Buna karşılık huy , insanın
tabiatına sonradan eklenen şeydir ve tabiatın gelişmiş, ilerlemiş biçimi olarak
tanımlanabilir.
Bu bağlamda İslam ahlakçıları, bu arada genel olarak
ahlakçılar ve ahlak felsefecileri hulk u, hulk-i tabii (doğal huy) ve hulk-i
kesbi (kazanılmış huy) şeklinde ikiye ayırırlar. Doğal huy ile insanın
doğasında, fıtratında ya da yaratılışında gizli ve saklı olan ahlâk anlatılmak
istenir ve bu durumda insanın iradesi devreye girmediği için, sorumluluğunun da
söz konusu olamayacağını ileri sürenler vardır. Değişmez bir ilke anlamında
mizaç a atıfta bulunulmaktadır. Ancak, mesela sert, saldırgan, cimri vb.
mizaca sahip olan bir kimsenin de, kendisini eğitmek suretiyle iyi olanı
seçmesi gerektiği, aksi halde sorumlu olacağı, karşı görüş olarak ortaya
konulmuştur.
İlke düzeyinde ve kavram bağlamında ahlakın tartışılması,
sonuç olarak davranışa gelip bağlanır. Davranışımızı ve yaşayışımızı
dayandıracağımız değişmez, anlamlı bir ölçü var mıdır Var ise, bu ölçüye göre
davranmamız ya da davranmamamız halinde ne olur Yani sorumluluk, yükümlülük,
ödev, mutluluk vb davranış ve yaşayışı anlamlandıran, yönlendiren kavramlar ve
işaret ettikleri sorunlar ortaya çıkmaktadır. Davranış ve yaşayışlar bir takım
olgular ile ilişkileri dolayısıyla anlam ve önem kazanırlar. Bunlar bir takım
alanları (iktisadi, ticari, siyasi), meslekleri (öğretmen, doktor, yargıç,
marangoz, bakkal) işaret eder. Bazen de alanı işaret etmesine rağmen, bu
alandan kaynaklanan faaliyeti meslek kapsamına yerleştirmek pek anlamlı
görülmemiştir. Siyasetçilik gibi. Böyleyken siyasetçilik bazı toplumlarda,
meslek-üstü bir geçim, daha doğrusu zengin olma, servet edinme, mal-mülk
devşirme yolu olarak körü körüne benimsenmiştir. Ahlakın tam kavranmadığı ve
yerleşmediği, dolayısıyla erdemin mahiyetine uygun gerçekleşemediği ve bundan
dolayı uygarlaşma yolunun tıkandığı toplumların sorunu herhalde budur. İlkel,
kaba, hoyrat, hilebaz ve kurnaz mizaçların kuvvete dayanarak kendilerine önem
atfettikleri kişilikler türetir bu tür toplumlar. Onun için nasılsalar, öyle
yönetilirler!