Bugün Müslümanların çoğunlukta olduğu toplumlarda ahlaki bir sorunla karşı karşıya olduğumuz kesin. Bunu aşmanın yolunu farklı mecralarda aramaya gerek yok. Kendi tarihi sürecimiz bu konuda bize yeterince veri sunmakta. Bu veriler üzerinden günümüzdeki sorunlarımıza yaklaşabiliriz. Bunun için Müslümanların idari bir birlik olma sürecine daha dikkatli bakmamızda fayda vardır. Bu süreç Müslüman’ca yaşama ve yaşatma noktasındaki öncelikleri bize sunar.

İlk olarak fert bazında belirli bir şahsiyetin oluşması gerekir. Bu şahsiyetin oluşmasında ahlaki ilkeler zaruridir. Cahiliye bir toplum içerisinde yetişen Efendimizin şahsında biz bu ilkeleri görüyoruz. Doğruluğu, dürüstlüğü, eminliği, hak ve adaleti savunması, mazlum ve mağdurları kollaması bu ilkelerin başında geliyor. Aynı zamanda kurulu dini, sosyal ve ekonomik düzeni benimseyememesi bu ilkelerin birer göstergesidir.

Efendimizin şahsında görülen bu ilkeler nübüvvet mücadelesinin ana istikameti olmuştur. İşte bu şekilde başlayıp devam eden sürece ahlak mücadelesi diyebiliriz. Çünkü etrafında oluşan Müslüman kitleye işaret ettiği, öğrettiği ve vazettiği hakikat bu ahlaki ilkelerden oluşmaktaydı. Bu noktadan hareketle Müslüman şahsiyetinin inşa sürecinde ahlaki ilkelerin önemine ve zaruretine dikkat çekebiliriz.

Bu ilkeler etrafında oluşan birlikteliğin vardığı nokta ümmet olma şuurudur. Özellikle Mekke dönemi ümmet bilincinin oluşmasının süreci olmuştur. Tevhit ve adalet vurgusu üzerinden yürüyen ve Efendimizin ahlaki olgunluğunun ümmetin her ferdine aktarılan bir kimlik inşası söz konusudur. Mekke oligarşisinin oluşturduğu şirk düzeninin bütün gayr-i ahlaki ve gayr-i insani uygulamalarını reddeden tevhidi duruşun inşa ettiği bu kimlik yeni toplumsallığın tohumu olmuştur. Yani Müslüman toplumunu oluşturan kimlik inşası ahlaki ilkeler üzerine kurulmuştur.

Ümmet bilincine ulaşan Müslüman toplumun sahip olduğu ilkeleri hayata geçirebilecek bir yapıya ihtiyacı vardı. Tam bu noktada Medine döneminde idari bir birliktelik teşkil edildi. Bunun için o günkü Medine toplumu içerisinde yaşayan tüm gruplarla bir sözleşme yapıldı. Bu sözleşme Medine’nin güvenliğini esas aldığı kadar genel ahlaki ilkeler etrafında birlikte yaşama iradesini de ortaya koymuştur. Mekke’de ahlaki ilkeler üzerine inşa edilen ümmet, Medine’de bu ilkeleri farklı toplum katmanlarına da sunma imkânını bulmuştur.

İdari bir birlikteliği sağlayan Medine sürecinde son aşama olarak ahlaki ilkelerin idame ettirebilecek bir sistemin tesis edilmesi kalmıştır. İşte bu nokta hukukun devreye girmesiyle sağlanmıştır. Hukuk hem ahlaki ilkelerin hayata yansımasında hem de bu ilkelerin muhafazasında önemli bir rol oynamıştır. Hukuk, Medine sürecinde bu ilkeler dışında hareket edebilecek tüm güçlerin üstünde bir yer edinmiştir. Hukukun üstünlüğüyle artık İslam’ın amaçladığı ahlak toplumu tesis edilebilmiştir.

Hukuk, hem idarenin hem de toplumun üzerinde bu duruşunu gösterebildiği sürece ahlaki ilkeler o topluma egemen olmuştur. Ne zaman hukuk bu duruşunu kaybetmişse ahlaki çözülmeler de kendini göstermeye başlamıştır. Günümüzde yaşadığımız bu çözülmenin sebebini hukukun sahip olduğu ahlaki duruşunu kaybetmesinde aramalıyız. Ancak bu arayış bize doğru reçeteler sunacaktır.