Afyon’daydım. Çok istediğim halde Karahisar Kalesi’ne çıkamadım, son yıllarda oluşan “yükseklik korkusu” yüzünden. Yarı yoldan dönüp, çıkamadığım kaleyi çeşitli açılardan seyretmek isterken, eski Afyon’u, tarihî Karahisar’ı keşfettim bu sayede. Keşfettim dediysem de Ulucami ve çevresini tanımaya ve gözlemlemeye çalıştım.

Benimkisi mâlûmu îlâmdan başka bir şey değil belki de! Fakat her zaman merak etmişimdir, “Acaba insanlar yaşadıkları yerin, beldenin, bir ömür sürdükleri şehrin kimliğinin farkında mıdırlar ” diye... Ol mâhîler meselesi yani. Meselâ “Kaleye nereden ve nasıl çıkılır ” dediğim otuz beş-kırk yaşlarındaki bir Afyonlu “Şuradan çıkılır fakat ben hiç çıkmadım” cevabını verdi.

Her “bakış” farklı bir yönü görür diye düşünürüm. Tarihî Afyon şehri, kalenin arkasına konuşlanmış; bugünün nazarıyla şehir, kale ile dağ arasında sıkışmış gibi. Fakat o günün şartlarında bile ne “yatırım” yapılmış şaşmamak mümkün değil. Yatırım dediysem de hemen ekonomiyi, alışveriş merkezlerini, büyük büyük binaları, gökdelenleri aklınıza getirmeyiniz.

Bugün için dar gibi görünen mekânda ufku geniş ve rüyası büyük insanlar çok güzel bir şehir meydana getirmişler. Toplumun zihniyetinin bir göstergesi olarak Ulucami merkezde yerini alırken şehir onun etrafında şekillenmiş. Birbirine yakın camilerin yer aldığı mekânda oldukça güzel ve birbirine omuz vermiş evler ve bu evlerin iç kısımlarındaki bahçeler (avlular) mahremiyeti korurken, toplumun dünya görüşünün ve kültür yapısının sembolü olan diğer yapılar yer almakta...

Burada en çok Mevlevîhâne Camii dikkatimi çekti. Merdivenlerden caminin avlusuna çıktığınızda girişin sağında, içinde mevlevî kıyafetleri giydirilmiş mankenlerin yer aldığı sembolik bir müze / oda yer alıyor. Laf aramızda müzeleşen bir kültür beni hep üzmüştür. Folklorik bir kimlikle yabancılaştırılmış ve hayatın dışına itilmiş gibi bir duyguyu yaşatıyor. Hatta “gibi” bile zait... Resmen öyle!

Mevlevîhâne Camii’nin bahçesindeki rahatlığı, güveni ve sükûneti, caminin içine girdiğinizde de hissediyorsunuz. Cami içinde kabirlerin varlığı ilk bakışta insana garip geliyor, fakat bulunduğunuz yer mevlevîhâne, hele de Afyon Mevlevîhanesi olunca durumu kanıksıyorsunuz. Çünkü Afyon Mevlevîhânesi, mevlevîliğin önemli mekânlarından biri. Ben de bu satırları mevlevîhânenin bahçesinde bir banka oturup sıcağı sıcağına yazdım.

Karahisar’ı sevdim, hem de çok. Yeni Afyon da tertemiz ve çok düzenli bir şehir... Karahisar’ın yerleşim ruhu, Afyonlular’ı iyi eğitmiş ve güzel bir akort vermiş olmalı ki, onlar da aynı ruhla şehirlerine hizmet etmişler. Tarihî Afyon’un aslî kimliğini koruma konusunda da özen göstermişler. Bu yüzden bazı eksiklikler olsa da temiz ve bakımlı bir tarihî kimlikle karşılaşıyorsunuz. Buraları seviyor ve müthiş bir sükûneti yaşıyorsunuz. Arada bir araba sesi de olmasa farklı bir ortamda ve farklı bir dünyadaymış hissini uyandırıyor insanda... Kuşkusuz çocukların cıvıl cıvıl serazat sesleri hayatın diriliğinin bir göstergesi olarak beliriyor.

Bu arada özellikle belirtmeliyim, Karahisar’ın siluetini bozan bir durum söz konusu değil, buna fırsat da verilmemiş. Bursa geldi gözlerimin önüne... Ulucami’nin hemen alt tarafına, çok güzel bir fotoğrafın ortasına sonrada iğreti bir şekilde konan yabancı bir unsur gibi yerleştirilmiş binalar hangi aklın ve hangi zevksizliğin ürünü, şaşmamak mümkün değil. Afyon’da dipdiri bir hayat var fakat “alışveriş” (AVM) zihniyetinin izi yok.

Üç beş kuruş rant için yerine konulamayacak tarihî eserlerin şöyle ya da böyle ortadan kaldırılması vebali büyük bir cinayettir. Tarihî Afyon’un mimarisi öylesine munis ve kendisiyle öylesine barışık ki bu iş nasıl başarılmış demekten kendinizi alamıyorsunuz.

Camileri minareleri “parmağım kör gözüne!” derecesine yapılan günümüz minarelerinin aksine, caminin genel yapısını ve görüntüsünü bastırmıyor, aksine yanında çok güzel bir aksesuar gibi duruyor. Uyumlu ve güzel bir bütünlük var. Günümüz mimarisinde “bir tuğla daha fazla koyarak daha fazla rant elde etme kaygısı” ağır mı basıyor anlamak çok zor!

Tarihin derinliklerinden gelen bu anlayışı ve hayat felsefesini müşahede ettikçe, kuşkusuz günümüz mimarisinde de estetik kaygıyı bekliyorsunuz; fakat beslenme kültürünün “fast food”a dönüşüp yeme içmenin abur cuburlaşması gibi bir anlayışın, hayatın her alanını kapladığına tanık olmak insanı üzüyor.

Burada yani Karahisar’da sokaklar tarihî kimliğine uygun olarak parke taş döşenmiş ve tertemiz, evler bakımlı; insanlar sıcak kanlı, bakışları rahatsız edici değil, yıllardır birlikte yaşıyormuşsunuz gibi bir doğallık içinde... Kendi hallerinde doğal ve içselleştirilmiş bir hayat yaşıyorlar. Köşe başlarındaki dükkânlar ihtiyaç gidermek ve hizmet etmek için mütevazı bir şekilde çoluk çocuk, kadın erkek alışveriş için gelecekleri bekliyorlar.

Kuşkusuz ülkemizde her alanda büyük bir dejenerasyon var. Fakat bunlar birtakım açgözlülerin, fırsatçıların ürünü... Hani Yunus Emre, “Ol imaret eylemez sen viran olmayınca” diyor ya, işte böyle bir süreç yaşandı ve hâlâ yaşanmaya da devam ediyor. Bunlar geçecek, bunlar köksüz, ruhsuz şeyler olduğu için hepsi de toz bulutu gibi kaybolup gidecek ve sonunda her şey aslına dönecektir.

Her görüntü, aslî görüntü değildir. Yanıltan görüntüler vardır, fecri kâzip gibi. Fikir beyan ederken biraz öteleri, derinleri görebilmek gerekir. Meselâ yıllar önce gördüğüm Edirne beni üzmüştü, tarihî kimliği yok edilmiş gibiydi. Fakat yıllar sonra tekrar gördüğüm Edirne’de tarihin ayağa kalktığına şahit oldum. Her şey aslına rücû eder dedim ya aynen öyle....

“Batı görmüş” bazı insanların konuşmalarında tanık olduğumuz şehir, ülke ve insan kıyaslamalarını anlık, hissi yaklaşımlar olarak görüyorum. Bu yüzden bazı şehirlerimizin temizliğinin, “Avrupaî” şeklinde ifade edilmesi bile bu kültüre ve medeniyete bîgâne kalındığının bir göstergesidir. Afyon, kendi kimliğini çok güzel korumuş ve ben buradayım diyor. Görmek gerekir, fikir sahibi olabilmek için...