Öykü öykücünün kendince oluşturduğu gerçeklikten meydana gelir. Gerçeğin ‘sanat eseri’ olması, yaşanmışlığın kendine özgü üst bir atmosfer oluşturmasıyla mümkün olabilir. Atmosfer oluşturmak dilin kullanımı ve yaşanmış ya da yaşanabilirliğin sıradanlıktan kurtarılmasıyla gerçekleşebilir. Yazar kendine özgü dil kullanımıyla biricikliğini ortaya koyarak yazdıklarını ‘eser’ haline getirir. Ortaya konulan toplamda yazar, kendine özgü dil oluşturamamışsa ne yazarsa yazsın özgün olmaz. Özgün olmadığı için de yazılana ‘eser’ denemez. Dilin yazara özgülüğü birinci şart. Ancak sadece dil yazarın biricikliğini ortaya çıkarmaz. Dili sağlamlaştırdıktan sonra kendine özgü atmosfer oluşturması gerek. Neyi nasıl anlattığı yazarın eserindeki olgunluğun ölçüsü olur. Dil ve anlatımıyla yani söyleyiş şekliyle yazar, kendine özgü ses yaratmalıdır. Yazılmış bir metne eser demem için ilk önce sesine bakarım. Yazar kendine özgü bir ses ortaya koyabilmiş mi, ölçüm bu. Şiir bir ses meselesidir demiştim; şiirde ses meselesini nasıl önemsiyorsam öyküde de ses mesesini aynı şekilde önemserim. Her öykücü kendine ait bir dil ve bu dille birlikte bir ses ortaya koyar. Dil ve sesi hallettikten sonra dahası bunları hallederse bir atmosfer oluşur. O atmosferde ne anlatırsa anlatsın kendine özgü bir üslup ortaya koyar. Üslubu olmayana yazar denmez. Üslupla birlikte içerik sağlam olması lazım. Öyle bir içerik olsun ki yerelde evrenseli verebilsin. Nereye gelmeye çalışıyorum? İlk kitabında kendine özgü dili ve anlatımı ortaya koymuş bir öykücünün eserinden bahsetmek istiyorum. Engin Elman, Afrika’nın Yapayalnız Lalesi kitabıyla, edebiyatımızda öyküye kendine özgü ses getirmiş bir öykücü.

Engin Elman’ın öykülerinde ilk dikkatimi çeken öykü oluşturmada kamera kullanmasıdır. Genelde öyküde anlatıcı ya yazar ya da öykünün kahramanıdır ama Elman, öykülerinde, anlatıcı olarak kamerayı kullanıyor. Kamerayı hem anlatıcı olarak kullanıyor hem de anlatıcı olarak kullanmadığı öykülerde kamerayla atmosfer oluşturuyor. O nedenle öykülerinde sinematografik atmosfer var. Öyküleri okurken adeta olayı ‘görüyorsunuz’. Somut anlatımdan kaynaklanmıyor; soyut anlatışta da ‘olay’ gözlerinizde adeta canlanıyor. Bu atmosferi, kendine özgü dille oluşturuyor.

Hayatta herhangi bir olay veya yazarın muhayyilesinde yarattığı bir olay öykü olarak anlatılabilir. Bir öyküde anlatılanın etkileyiciliğinden daha çok sesin etkileyiciliği dikkatimi çeker. Anlatılanın dili sesle oluşturulmamışsa pek dikkatimi çekmez. Elman öykülerinde, kendine özgü bir ses yaratıyor. Öyküde sesi meydana getirmesi dili kullanımdaki yetkinliğini gösteriyor. Dili olgun bir öykücü Elman. Yalnız kısa cümleleri gereğinden fazla kullanması öyküde tehlikelidir. Çünkü oluşturduğu üst atmosfer sıradanlığa düşebilir.

Afrika’nın Yapayalnız Lalesi yerelden evrensele ulaşabilen öykülerden müteşekkil. Toplumsal değişimin acı sonuçları etkileyici bir üslupla dile getiriliyor. Ülkemizdeki bir sorunu anlatırken dünya sisteminin acımasızlığını ortaya koyuyor. Özellikle Bakır Çaydanlık öyküsü sisteme esaslı bir eleştiridir. Zarife Nine üzerinden Müslüman dünyası verilirken o dünyanın nasıl yıkıldığını gözler önüne seriyor. Bir bakır çaydanlıkla ‘güzel dünyamız’ imgeleniyor ve sonunda o dünya farklı dildeki aynı dünyanın yıkılmışlığına kendince çare olmaya çalışırken sistem tarafından ‘öldürülüyor’. Öyküdeki dünya haritasının bazı yerlerinin kırmızıyla çizilip gözyaşıyla dağılarak boyanması, Müslümanların dünyadaki durumunu acı bir şekilde imgeliyor. Benzer şekilde kitaba isim olan Afrika’nın Yapayalnız Lalesi’nde de yerelden evrensele varılıyor. O da yine acı ama farklı şekilde. Leyla Gazeli öyküsü ise şiirmiş de öykücü zorla öykü yapmış gibi. Elman’ın ikinci öykü kitabını merakla bekleyeceğim.

Afrika’nın Yapayalnız Lalesi-Engin Elman (Ocak 2020-Hece Yayınları)