TÜRKİYE’NİN AB’ye üyeliğine baştan beri karşı olan, bunu da her fırsatta açıkça dile getiren Merkel ile mülteciler sorunu sebebiyle bir araya gelinmesi sanki AB ile üyelik müzakere sürecinin başlayacağı gibi bir hava oluşturdu. Hâlbuki mülteciler konusu ile üyelik sürecinin birbiri ile hiçbir alakası yok/olmaması gerekir. Türkiye’nin AB ile bütünleşme çabalarının tarihi 1960’lı yıllara dayanıyor ve bu süreç Cumhuriyet’in ilk yıllardan itibaren devlet politikası olarak sürdürülen Avrupalılaşma sürecinin bir devamı olarak ortaya çıktı. Yani, Türkiye’yi yönetenlerin ille de Batılı olacağız arzusunun bir devamı niteliğinde. Buna rağmen Avrupalılar Türkiye’yi kendilerinden biri kabul etmeye hiçbir zaman yanaşmadılar. Buna karşılık Türkiye’nin kapılarından uzaklaşarak İslam dünyası ile bütünleşmesini de istemediler. Böyle olunca arada bir sırt sıvazlayarak, bir takım hoşa gidecek cümleler kurarak Türkiye’yi oyaladılar. Türkiye’nin AB kapısında beklemesini en çok isteyenlerin başında ise Almanya ve Fransa geldi. Diğer AB ülkeleri de aslında aynı çizgide olmakla birlikte siyaseten düşüncelerini net bir şekilde ortaya koymamaya dikkat ettiler. Ne var ki son zamanlarda o ülkelerde İslam ve Müslüman düşmanlıklarını gizleyemez hale geldiler. Almanya ve özellikle de Merkel düşüncelerini sansürlemeye ve gizlemeye hiçbir zaman gerek duymadılar.

İşte bu Almanya ve Merkel ile geçtiğimiz günlerde bir pazarlık söz konusu oldu. Bu görüşmeler iktidar tarafından Merkel’in ayağımıza geldiği şeklinde takdim edildi. Buna karşılık muhalefet Cumhurbaşkanı’nın İstanbul’a Merkel’in ayağına gittiği şeklinde değerlendirildi. Hâlbuki olayın ayağımıza gelmek ya da gitmekten çok isteklerimizin ne kadarı karşıladı ya da kendi isteklerini ne ölçüde bize kabul ettirdi yönü önemliydi.İşin bu boyutu hala net bir şekilde açıklanmış değil. Ancak, Merkel ile görüşmelerden Türkiye’nin memnun olmadığı da ortada. Başbakan Davutoğlu’nun, “Merkel’e Türkiye’nin Suriyeli mültecilerin konsantrasyon kampı olmayacağını söyledim” cümlesi ile Dışişleri Bakanı Sinirlioğlu’nun, “AB’ye Türkiye’nin dereyi geçmek için yararlanılacak bir ülke olmadığını gösterdik” ifadesi sanıyorum Merkel ile görüşmelerde ciddi bir mesafe alınamadığını, daha doğrusu Türkiye’nin taleplerinden çok Merkel’in talepleri söz konusu olduğunu ve ciddi bir mutabakat sağlanamadan görüşmenin bir takım geleceğe dönük vaatlerle son bulduğunu gösteriyor.

Artık tüm dünya biliyor ki, AB ülkeleri Türkiye’yi dini ve ırki sebeplerle arasında istemiyor. Bunu görmek için çok fazla şey bilmeye de gerek yok. Böyle olunca Türkiye ile müzakere sürecinin mülteci krizi bağlamında ele alınmasını doğru bulmak mümkün değil. Özellikle de meseleyi bir para pazarlığı şeklinde göstermek onur kırıcıdır. Çünkü mülteciler sorunu Türkiye’nin sebep olduğu bir konu değildir. Bu sorun Suriye’yi karıştıran Atlantik’in öte yakası ile bu yakasındaki emperyalist güçlerin birlikte oluşturdukları bir sorundur. Böyle olunca da kendi oluşturdukları sorunun zararlarının önlenmesi hususu öncelikle onlara düşer. Ne var ki, sorunu oluşturanlar tüm yükü Türkiye’nin üzerine yıkmışlar ve bu sorumluluktan bir miktar para vererek kurtulmak istiyorlar. İşin insani boyutu onları hiç ilgilendirmiyor. Çünkü ölenler ve sokaklarda kalanlar Müslüman olunca onların vicdanı hiç harekete geçmez. Bir karabatağın petrole bulanması uykularını kaçırır ya da kaçırır görünürde milyonlarca insanın ölümü onlar için bir anlam ifade etmez. Böylesine duyarsız ve insafsız bir dünyanın mensupları ile hâlâ birlikte aynı çuvala girmek sevdalıları hiç olmazsa bu mülteciler sorunu karşısında yeni bir değerlendirme yapmak durumunda değiller mi