Tarihin kendini sık sık tekrar ettiği bir coğrafyada yaşıyoruz. 1990’da Irak üzerinden yazılan senaryo, bugün İran için sahneye konulmak isteniyor. O dönem nasıl Saddam Hüseyin’li Irak bir hedef haline getirildiyse, bugün de benzer bir yöntemle İran çevreleniyor...
2 Ağustos 1990’da Saddam Hüseyin, Kuveyt’i işgal ettiğinde beklemediği bir Batı tepkisiyle karşılaşmıştı. Çünkü dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld doğrudan veya dolaylı mesajlarla S. Hüseyin’i teşvik etmiş, Kuveyt’in Irak’ın doğal bir uzantısı olduğunu söylemiş ve herhangi bir işgal girişiminde ABD’nin sessiz kalacağına dair güvenceler vermişti. Oysa öyle olmadı. Saddam tuzağa düşmüştü. ABD Irak’ı kuşatmak ve Saddam’ın İsrail karşıtı politikalarını bitirmek için aradığı bahaneyi bulmuştu. 1991 yılının Ocak ayında başlatılan Körfez Savaşı’nda dönemin ABD Başkanı baba George Bush’un oluşturduğu koalisyon güçleri, Irak hava sahasını kısa sürede etkisiz hale getirdi. ABD ve müttefikleri hava üstünlüğünü ele geçirince Irak ordusu sahada adeta nefessiz kaldı. O gün Saddam, ABD’ye karşı koyamayacağını anlayınca İsrail’e yöneldi ve 39 Scud füzesi fırlattı. Ancak bu füzeler Amerika tarafından İsrail’e konuşlandırılan Patriot savunma sistemleri karşısında ciddi bir başarı sağlayamadı. Batı’nın geliştirdiği “havayı kapat, karayı kontrol et” stratejisi o tarihten sonra defalarca tekrarlandı: 2001’de Afganistan, 2003’te yine Irak, 2011’de Libya…
Özellikle Bağdat'a yapılan ve binlerce masum insanın katledilmesine yol açan şok saldırı uzun süre ABD'nin alnında kara bir leke olarak kalmaya devam edecek.
Bugün İsrail de aynı taktiği İran’a karşı uygulamaya kalkıştı. 12 gün süren çatışmada F-35 uçaklarıyla İran hedeflerine baskınlar düzenledi. Ancak ne İran’ın hava savunmasını çökertmeyi başardı ne de istediği askeri ve siyasi sonuçlara ulaşabildi.
Hamisi ABD'nin bölgedeki taktiklerini adeta kopyalayan İsrail, 12 gün süren bu son çatışmada F-35 savaş uçaklarıyla İran’ın bazı hedeflerini vurmayı başardı. Ancak İsrail’in İran’ın hipersonik füze sistemleri karşısında eli kolu adeta bağlandı.
2003 yılında Irak’ın işgalinde kitle imha silahlarının varlığı nasıl gerekçe gösterildiyse, bugün de İran’ın nükleer silaha sahip olacağı iddiası üzerine yapılan saldırılar benzer mantık üzerine kurgulandı. 1996 yılında eski ABD Savunma Bakan Yardımcısı Richard Perle “Clean Break – Temiz Kopuş” adlı politika belgesi bu süreçlerin yol haritasını, İsrail’in güvenliğinin nasıl sağlanacağını ve bugün karşı karşıya kaldığımız saldırı stratejilerini asıl belirleyen belgedir.
Bu arada ABD’nin tarihte iki kez nükleer silah kullanan tek ülke olduğunu ve İsrail’in ise “Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması”nı imzalamayı reddettiğini de hatırlatalım.
Diğer taraftan İran’ın bu süreçten ciddi dersler çıkarması da elzemdir. Özellikle hava kuvvetlerindeki Şah döneminden kalma F-14 ağırlıklı savaş uçağı filosu artık günün ihtiyaçlarına cevap vermiyor. İran vakit kaybetmeden hava kuvvetlerini yenilemeli, hava savunma sistemlerini güncellemelidir.
Bu gelişmeler yalnızca İran’ı değil, bütün bölgeyi, özellikle de Türkiye’yi ilgilendiriyor. Çünkü ABD ve İsrail bölgedeki hava üstünlüğünü herkese karşı bir silah olarak kullanıyor.
F-35'lerin aktif olarak saldırılara dâhil olduğu bir dönemden geçiyoruz. Bizim ise hâlâ F-16 ağırlıklı bir hava gücümüz var ve bunun yeterli olmadığını aklı başında herkes biliyor.
Bu bağlamda yerli savaş uçağı projesi acilen bütün aşamalarıyla sonuçlandırılmalı, aynı zamanda kısa vadede 4.5 ve 5. nesil uçakların tedariki bir an önce tamamlanmalıdır. Alternatif ve çok katmanlı hava savunma sistemleri kurulmalıdır.
Ayrıca S-400’lerin akıbetinin ne olacağı konusunda kafaların karışık olduğunu görüyoruz. Bu yüzden modern hava savunma şemsiyesi için yerli projeler ve uluslararası iş birlikleri derinleştirilmelidir.
Bu noktada Pakistan’a özellikle dikkat çekmek istiyorum. Pakistan’ın ürettiği JF-17 Thunder savaş uçakları, maliyet etkinliği ve hızlı üretilebilirliği açısından örnek olabilir. Bu uçaklar, gelişmiş aviyonik sistemleri ve modern mühimmat uyumluluğu ile dikkate değer durumdadır. Türkiye Pakistan ile savunma sanayisinde daha sıkı bir iş birliği geliştirmeli, birlikte platform üretimi, teknoloji paylaşımı ve ortak eğitim faaliyetlerine ağırlık vermelidir. Türkiye acilen hipersonik füze sistemlerine de sahip olmalıdır.
Öte yandan İsrail’in “İbrahim Anlaşmaları” üzerinden İran’ı ve bölgeyi kuşatma stratejisi devam ediyor. Tel Aviv’e asılan fotoğraf bunun ispatıdır. Türkiye de kuşatmanın bir gün kendi kapısına dayanabileceğini hesaba katmak zorundadır. Bu yüzden savunma planlamasında çok daha stratejik düşünmek şarttır.
Bugün yapılması gereken şey kısa ve uzun vadeli bir hazırlıkları birlikte planlamaktır. Bölgemiz, İslam dünyası zayıf değil ama dağınıktır. Bu dağınıklık aşılırsa savunma kabiliyeti ortak bir güç haline gelebilir. Yarın bir Siyonist saldırının kapımızı çalması ihtimal değil, artık bir realitedir.
Hazır olmalı, akıllı davranmalı, caydırıcı olmalı ve asla vakit kaybetmemeliyiz.