İlköğretim çağındaki çocuklarımızdan 400 bini iki yıl
içinde okumayı bırakmış. Bir de liseden okulunu terk edenlerin durumunu insan
düşünmek bile istemiyor. Bu rakam Türkiye yi okulunu yarıda bırakanların
çokluğu sebebiyle AB şampiyonu yapmış. Gönül elbette her çocuğumuzun sade ilk
ve orta öğretim değil, yüksek tahsil yapmasını ister. Bunun aksini düşünmek
mümkün olabilir mi Ancak, her çocuğu zorla okutacağız, ilk ve ortaöğretimi
tamamlayıp yüksek öğretimin kapısına yığacağız demenin de mantığı yok. Bunun
için de kesintisiz eğitimin 12 yıla çıkartılarak liseyi de içine almasının
yeniden düşünülmesi gerekir sanıyorum.
Postmodern darbe döneminde zorunlu eğitim ortaokulu da
içine alacak şekilde 8 yıla çıkartılmıştı. AK Parti iktidarında 12 yıla
çıkartıldı. Yani, tüm çocuklarımızın isteseler de istemeseler de lise düzeyinde
bir eğitim ve öğretim görmesi öngörülüyor. Daha doğrusu dayatılıyor. Çünkü
zorunlu eğitim demek dayatma demektir. Okuyan insandan zarar gelmez öyle ise
tüm çocuklarımızın sadece ilk ve orta öğretim değil yüksek eğitim görmesini de
zorunlu kılalım. Böyle bir yaklaşım birkaç bakımdan doğru değildir. Bir defa
her çocuk aynı kabiliyet, çalışkanlık, ilgi ve beceriye sahip değildir. Bu
bakımdan 12 yıllık zorunlu eğitim çocukları okula çekmek yerine işkenceye dönüşebilir.
Genellikle çocuklarımızın seviyelerine göre eğitim imkânı olmadığı, böyle bir
eğitimin mekân ve eğitici bakımından alt yapısı olmadığından farklı ilgi,
beceri ve düşünce seviyesindeki çocukları aynı sınıflara doldurduğunuzda bazı
öğrenciler için okul cazipken bazıları için sıkıntı veren bir yer haline
gelebiliyor.
Bunun için devletin hedefi her çocuğumuzu ve gencimizi
sonuna kadar eğitim ve öğretime zorlamak yerine gerekli imkânı hazırlamak
olmalıdır. Ama bunun yolu zorunlu kıldım hepiniz okumak zorundasınız dayatması
olmamalı. Dayatırsanız sonuç yukarıda belirttiğim gibi çocukların önemli bir
kesimi daha liseye gelmeden okulunu bırakır. Onlara kızma hakkımız da olmaz.
Kısacası, yurdun her köşesinde kapalı spor salonları dâhil her türlü eğitim ve
öğretim imkânını bünyesinde barındıran okullar açalım. Okulları sadece birer
diploma dağıtan kurumlar olmaktan çıkartarak cazibe alanı haline getirelim,
inanın o zaman zorunlu olmadan da okuma oranını yükseltmek mümkün olur.
İlk ve orta öğretim okullarının büyük bir bölümünde
kapalı spor salonu yok. Çocuklar beden dersi geldiğinde özellikle kış aylarında
sınıflarından dışarı çıkamıyorlar. Bunu fırsat bilen bazı öğretmenler de beden
dersini diğer bazı derslerin tekrarında değerlendiriyor. Yani okullarımız örencileri
hayata değil sınavlara hazırlıyor. Çocuklarımızın farklı spor dallarındaki
beceri ve kabiliyetlerinin daha ilk öğretim çağında ortaya çıkması mümkün
olmuyor. Resim ve müzik derslerinin yasak savma kabilinden verildiği de ayrı
bir konu. Bu dersler öğrencilerdeki farklı kabiliyetlerin ortaya çıkartılmasına
vesile olmalı, kabiliyetlerine göre bazı çocukların bir müzik aleti çalmasına
zemin ve imkân hazırlayarak çocuklarımız için okullar cazibe merkezi olmalıdır.
Değişik alanlarda kabiliyetli olanlar tespit edilerek daha küçük yaşta o alana
yönlendirilebilmelidir. Tüm bunların yapıldığı bir okul, çocuklarımız için
kaçılacak değil, koşarak gidilecek yerler haline getirilerek istenen sonuç
alınabilir. Kısacası eğitim ve öğretim dayatma ile değil sevdirilerek
yapılmalıdır.