Şu telaşlı hallerinin suçunu zamansızlığa yükleyenler yok mu, bu insanları bir türlü anlamış değilim. Ne zaman plansız programsız hareket etmenin sıkıntısını yaşasalar hemen zamandan yakınırlar. Yapmaları gerektiği halde yapmayıp ihmal ettikleri şeyler mi var? Sorumlusu bir türlü yetmeyen zamandır.

Bu kişilerin telaşlı hallerine bakıp da sakın çok işler başardıklarını falan zannetmeyin. O kadar meşguliyetlerine rağmen ortaya koydukları bir şey de yoktur. Sorsanız, başlarını kaşıyacak vakitleri yoktur. Ne düğünlere yetişirler ne cenazelere. Okumanın gerekli olduğunun çok bilincindeymiş gibi bir türlü kitap okumaya fırsat bulamadıklarını tekrarlamaktan çekinmezler. Resmen yalan söylerler. Kitap okumanın da akraba ziyaretinin de arkadaşlık dostluk ilişkilerinin de uzaktan yakından vakit bulamamakla ilgisi yoktur.

Zaman kişinin hayat felsefesi ve duyuş durumuna göre esneklik kazanır. Onlara kendimi örnek göstererek “zamansızlıktan dolayı yapamadığım hiçbir şey yok” dediğimde, buna inanmak istemezler. Bir günün 24 saat olduğunu ancak saat tutanlar iddia edebilirler. Kendini hayatı dolu dolu yaşamak boyutunda elindeki işine verenler bir haftayı bir günde yaşayabilir. Bugünün işini yarına bırakmak şöyle dursun, yarının işini bile bugünden görmeyi başarabilirler.

Aşırı derecede meşgul olduklarını her fırsatta dile getirip muhabbetten ve sohbetten kaçanlar aslında kendilerinden başka bir şeyden kaçıyor değiller. Önemli insan olmanın yolu çok meşgul olup vaktini hınca hınç dostluklara ve muhabbete kapamaktan geçmez.

Tam tersi, kendine ve dostlarına azami vakit ayıranlar hakikatte önemli kişiliklerdir. Çünkü bu insanlar kendi inşa ettikleri zindanlarda kendilerini mahpus etmek yerine önlerinde çok geniş koridorlar açmayı başarmışlardır.

Bu kadar çok çalışmak rızk kaygısının çok ötesinde bir sebebe dayanıyor olmalıdır. Meslek toplantıları, iş görüşmeleri, daha çok ekonomik fırsat kovalamacaları neresinden bakarsak bakalım insanî değildir.

Bir sene içerisinde meşguliyeti sebebiyle kendisini ancak bir ya da iki kere görebildiğimiz kişi ölmemiş olsa bile, muhabbet ve sohbet dünyasında yaşamıyor demektir.

Meşguliyetine minnet borcu ödemeye kalkan bu insanların bir de bu durumdan şikâyet etmeleri yok mu, inanın ifrit oluyorum. Bu kişilere “ne haliniz varsa görün” diyeceğim, ama bunu duyacak ne kulakları ne de hesaba katacak dikkatleri var. Selam verdiğinizde bile alamayacak durumdalar.

Yaşıyorsak daha çok vakit var, müsaidiz demektir. Yaşayan insandan ümit kesmeye başlamışsak trajik bir ölümle ölmeye başlamış demektir.

İnsan sürekli bir şeyle meşgulse meşgul olduğu şeye dönüşür. Bir şeyden başka bir şeye geçiş yapmak kişiyi insan uğraşlarını perestiş etme tehlikesinden korur.

İnsanın meşgul olduğu şeylerle insanı meşgul eden şeyleri birbirine karıştırmamak lazımdır. Birinde gönüllü teslimiyet varken, diğerinde kendini istemeden kaptırma vardır.

Bir de insanın kendi varlığı, durumu ve de yapıp ettikleri ile başkalarını meşgul etmesi vardır ki bu büsbütün vebal gerektiren bir hadisedir. Yaşarken insanların yürüdükleri yollar üzerine oturarak başkalarının vaktini işgal etmek ontolojik sorumsuzluk değilse nedir?

İnsan bütün aramalara kapalıysa kendinden alabildiğine uzaklaşmış demektir.

Bir kenarda münzevilik sandığı yalnızlığı boşluğa kondurulmuş istiğna heykelinden başka bir şey değildir.