Bu yaz sıcak olacak

Hani hayli zamandır söylenmekte ya sıcak yaz geçireceğimiz. Susuzluktan sinirlerimizin harap olacağı. Yağmayan yağmurlarla öfke bulutlarının iyice ufkumuzu karartacağı.

İşte böyle sıcak, yağmursuz, susuz, sinirli bir ortamda seçim sandıkları meydanlara çıkarılacak. İnsanların birbirlerine öfke şarjlarının sıkı sıkıya doldurulduğu bir ortamda seçimleri yapmak sıcakları, tansiyonları, çatışmaları daha kötü artıracak gibi.

Kutuplara ayrılığın iyice sivriltildiği; terbiye ve edep, insana saygı, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat kavramlarının yeşermesine izin verilmediği bir arenada, müsabakanın sağlıklı geçmesi pek düşünülememekte. İnşallah bahisçiler fazla kan akıtamazlar; gladyatörlerin parçalaması için önlerine attığı paryalardan.

Zira kılıçlar ne kadar bilenmiş öyle. Sözler ne kadar keskin. Darbe, parti kapatma, hesap sorma, çatışma çıkarma tehditleri peynir ekmek gibi.

 Üstelik parya yerine konan halk yapmıyor bunu. Okumuş cahiller; rektörler, yargı mensupları, elindeki kalemi kaleşnikof sanan budala yazarlar yapmakta.

Bu kızgın bahis trafiğinde umreden dönen yakınımı karşılamak için havalimanındayım. Yanımda duran, bayan arkadaşını bekleyen zatın birden yüzü buruşuyor. Tiksindirici bir şey görmüş gibi rahatsızlanıyor. Uçakta, deniz kenarında, restoranda görmeye tahammül edemediği kapalı kadınlara kin kusmaya başlıyor. Aslında söyleyecek bir şeyi de pek yoktur. Bula bula rahibeler geliyor aklına. Neyle kıyaslasın. Aşkın bir model olan bu insanlara "tıpkı rahibeler gibi olmuşsunuz" diye bağırıyor.

Evet, beyefendi rahibelere benzetseniz ne çıkar. Değil mi ki evrensel bir tesettürü, Hz. Meryem in giysisini, şu insanlar; doğuda da batıda da taşımakta. Onlara ancak saygı duyulur. Düşün bakalım hangi hakaretin katmanlarına iteleyebilirsin ki. Kabul et ki göz zevkini bozmaktalar. Kumaşı bol kullanarak yaptıkları giysilerle yanında uçakta seyahat etmekteler. Restoranlarda yan masalarda oturmaktalar. Sahilde eşinin çıplak girdiği yerden tepeden tırnağa kapalı denize girmekteler.

Ali Şeriati nin dediği gibi belki onlar farkında değiller ama sizi rahatsız etmeye geliyorlar. Onlara hangi yasakları uygulayacaksınız. Hangi kaleye çıkmasını engelleyeceksiniz. Hangi sarayın kapısından çevireceksiniz. İşte camilere sığmıyorlar. "Yeryüzü size mescit kılındı" deyip dünyanın her tarafında gözüküp sizi rahatsız etmekteler.

Fakat umreciler de sanki ahiretten döner gibiydiler. Başörtülerini büyütmüşler; beyazları, siyahları, kumaşları çoğaltmışlardı. Cennetten dünyaya dönmek, Kâbe ve Ravza dan ayrılmak onları da sarsmıştı. Cehennemi bir sıcaklıkla kendilerine bağıran bu adama laf yetiştirmek yerine sadece gülümsemişlerdi. Ölü bedenlerin çıplak kol ve bacakları arasından geçen bir nehir gibi vatanlarına, ailelerine, çoluk çocuklarına akıp gitmişlerdi.

Ellerindeki esenlik suyu olan zemzemin hatırına susmuşlardı. Adamın beklediği kadın; kalem topukları üzerinde yarı çıplak kapıda göründüğünde.

Kumaş yoksulluğu ile en saklı kalması gereken azalarının ortada kalmışlığının zavallılığı ile elindeki ateş suyu olan içki şişelerini adama teslim ederken. İşte bu dedim kendi kendime. İki zihniyet arasındaki en derin fark. Birinin elinde en temiz su. Ötekininkin de ise en kirletilmiş su.

Sonra yakınımın ve yoldaşlarının yüzlerindeki pırıltıya baktım da televizyon mahallesinden uzaklara taşınmışlardı birkaç hafta. Bu düşük mahalledeki ahlaksızlıklardan, çıplaklıklardan, çocukların önünde yapılan striptizlerden uzak kalmışlardı.

Yine de "kahrolsun şeriat" diyenleri düşünüp, üzülmeden duramadım. Hani bir kaşık suda boğmak istediğiniz İslam ahlakını,  gördüğünüz yerde tahammül edemiyorsunuz da. Sizin çocuklarınızı düşünmeden edemiyorum. Onları neyle koruyacaksınız, televizyon mahallesinin ahlaksızlıklarından; Protestan ahlakla mı, yoksa laik ahlakla mı

Zira ilköğretim okullarında sevap formu yok. Cevap formları her yere dağılmış kafalarını kaldırmadan ders çalışmaktalar. Fakat içinde yaşadıkları televizyon mahallesi onları ne kadar kötü etkilemekte. Cevap formları belki sınavlarda çok ailenin yüzünü güldürecek. Fakat manevi dünyalarının nasıl tahrib edildiğini asla görememekte; ellerinde ateş suyu taşıyanlar.