Geçtiğimiz yıl hem iç hem de dış politik açıdan dopdolu
bir yıl olarak geride kaldı. İç politikada büyük bir iktidar mücadelesi en
büyük tartışma konularından biri olmuşken, 30 Mart Yerel Seçimleri ve 10
Ağustos Cumhurbaşkanlığı Seçimleriyle birlikte, tabi ki de Çözüm Süreci gündemi
domine etti. Dış politikada ise tüm
tartışmaların kaynağını dünyayı yönetemeyen ve her geçen gün meşruiyetlerini
kaybeden güçlerin mücadeleleri teşkil etmişken, özellikle bölgemize yansıyan
olaylar karşısında Türk Dış Politikası da yaşanan gerilimlerden güçlü bir
şekilde etkilendi.
Önümüzdeki yıla baktığımız zaman ise bizleri nelerin
beklediğini tahmin etmek küresel gidişatta büyük bir patika kırımına
gidilmediği takdirde çok zor değildir. Bu açıdan geçen seneden bu yıla uzanan
kurumsal dış politik uzantılarla önümüzdeki yılda bizleri nelerin beklediğini
tahmin edebiliriz. Ancak bir geçiş dönemini yaşayan küresel siyasette önümüze
çıkabilecek büyük patika kırımları içerde ve dışarıda hiç beklenmedik
durumlarla bizleri karşı karşıya bırakabilir. Ama bu durumda bile tüm küresel
aktörlerin maalesef durum güncelleme konusundaki kapasite yetersizlikleri, yine
birçoğunu belli çizgi ve gelenekler doğrultusunda davranmaya itebilir. Ama
hiçbir şüphe olmadan söyleyebiliriz ki, dünyanın küresel düşmanı değişmeyecek
ve İslam dünyası ile İslam ı normalleştirmek adı altında mücadele devam
edecektir.
Geçen sene dış politik açıdan en fazla gündeme çıkan
konulara baktığımız zaman, ABD nin dünyayı yönetme çabaları, buna karşı
yükselen güçlerin ABD ye yavaş yavaş meydan okuma girişimleri, Avrupa da aşırı
sağın yükselişi, Ortadoğu da Sykes-Picot düzeninin çökmeye başlaması, küresel
ekonominin gücünü kaybederek tek boyutlu özelliğini yitirmeye başlaması gibi
ana akım gelişmeler sayılabilir. Bu örneklerin hiçbirinde net bir sona
ulaşılamaması gelecek seneyle ilgili bizlere bazı ipuçları verebilir. Bu
doğrultuda ABD yine hegemonik üstünlüğünü kaybetmek istemeyecek ve yükselen
güçler yine dolaylı yollardan farklı bölgelerde ABD ye karşı çatışma alanı
ortaya çıkarmaya devam edeceklerdir.
Ortadoğu yine küresel ve bölgesel aktörlerin
birbirlerinin güçlerini tarttıkları ama bunu yaparken de masum insanların
hayatlarıyla oynadıkları bir saha olmaya devam edecektir. Tabi bu noktada
Avrupa da yükselen aşırı sağın gidişatı fevkalade belirleyici bir rol
oynayacaktır. Bu hem Batı nın geleceği hem de Batı nın ötekisi konumunda
bulunanlar için hayati bir mesele olarak geleceğini beklemektedir.
Avrupa da yükselen aşırı sağ şimdilik farklı ülkelerde
farklı sosyal mekanizmalar sayesinde bir şekilde kontrol edilebilmişken,
küresel anlamda yükselen sağın da varlığı gözlerden kaçırılmamalıdır. Bugün
özellikle de Batı dışı toplumlara baktığımız zaman, Türkiye den Pakistan a,
Hindistan dan G. Kore ye kadar iyi kötü demokrasiyle yönetilen ülkelerde
iktidarın sağ ideolojilerin kontrolü altında olduğu çok net bir şekilde
gözlemlenebilmektedir. Bu hem küresel solun kendini sorgulamasına hem Batı dışı
toplumlarda ortaya çıkabilecek sistemik sarsıntılardan sonra gündeme
gelebilecek rejim tartışmalarına hem de özelde Türkiye siyasetinin gelecek
yıllarına ışık tutabilecektir. Dolayısıyla büyük bir istisnai durum yaşanmadığı
takdirde, Batı istese bile belli bir patika çerçevesinde bu ülkelerde bir
iktidar değişikliği kısa vadede zor görünmekle birlikte, ülke içi iktidar
mücadeleleri yoluyla gücün giderek Schumpeteryen bir hal halini alacağı da
iddia edilebilir.
Küresel sağın yükseldiği tüm bu coğrafyalarda dış politik
açıdan ise sağ partilerin milliyetçi-muhafazakâr kimlikleriyle kendi medeniyet
perspektifleri doğrultusunda hem kendilerini merkeze koydukları hem de rakip
ötekileri tanımlayarak gittikçe büyüyen bir kamplaşmanın ürünü haline geldikleri
rahatlıkla söylenebilir. Bu da bizi kültüralist yaklaşımların ağır basacağı bir
dünyaya doğru ilerletiyor. Başka bir ifadeyle de Huntington ın hayaletinin
gelecek yılda ve yıllarda bu coğrafyalar üzerinde dolaşabileceği büyük bir
ihtimal. Yani kurumsal gidişat, tam da birilerinin istediği şekilde, bir
kültürler çatışmasına doğru evriliyor gibi. Ancak bu sefer ki gerçek anlamda
bir medeniyet perspektifinden ziyade, kendi ulus-devletlerini kurmayı başaran
ülkelerin kendi çizdikleri medeniyetler arasında olacağa benziyor. Yani
Neo-imparatorluklar arası bir çatışma. Bu kurumsal gidişatı bir patika-kırımına
uğratmak ise başta İslam olmak üzere medeniyetlerin gerçek özlerine dönüşüyle
mümkün olabilir.