İşte bir 28 Şubat tantanası daha başladı yine. Har
kafadan bir ses çıkıyor. Ekranlardan ya da köşelerinden ahkâm kesen kimileri,
28 Şubat başarısız oldu diyorlar. Cumhurbaşkanı ndan hükümete, medya
dünyasından siyasilere kadar lanetlemeyen kalmadı o günleri.
28 Şubat ı yaşamamış olsak, Erbakan Hocayı tanımamış
olsak, biz bile şimdilerde esip gürleyen bu kimselerin 28 Şubat ta şanlı bir
direniş gerçekleştirdiğini falan sanacağız.
Meğer yıldırımlar düşmüş şimşekler çakmış da, efendiler
muazzam bir aydınlanma geçirmiş.
Aman ya Rabbi ne büyük cümleler dökülüyor ağızlarından;
28 Şubat ın intikamı alınmış.
Bin yıl sürecekmiş, ama 10 yıl bile sürememiş.
28 Şubat lar bir daha asla yaşanmayacakmış.
Demokrasi kültürümüz o kadar gelişmiş ki, o kara
günlerin hepsi geride kalmış.
Tabii yerseniz.
Gelelim hakikatlere;
Kesin olan şudur ki 28 Şubat ın hedefi, Erbakan Hocanın
şahsında bizatihi bu aziz milletin kendisiydi. Yarım asırlık mücadelesi boyunca
hem milletimizin, hem de İslam ümmetinin yakalandığı hastalıklardan kurtuluş
reçetesini yazan adamdı Erbakan Hoca. Ve o Erbakan Hoca yeryüzüne en faydalı
olacağı hayatının son 13 yılını, aktif siyasetin dışında geçirmek zorunda
bırakılmıştı.
Buna rağmen Erbakan Hocanın ağzından bir kere olsun
mağdur edebiyatı yaptığı da duyulmamıştı.
Kendisine 28 Şubat her sorulduğunda geniş resmi
göstermiş, tüm dünyadaki köle düzeniyle niçin mücadele edilmesi gerektiğini
anlatmıştı.
Erbakan Hoca bir kere olsun apoletli cunta mensuplarını
muhatap almamış, onlara herhangi bir önem atfetmemişti. Tam tersine Türk
ordusunun Peygamber ocağı olduğunu üzerine basa basa söylemiş, orduda görevli
bahsi geçen kişilerin dışarıdaki şer odakları tarafından etki altına alındığına
işaret etmişti. Milletimizin tamamının şanlı bir tarihin evlâdı olduğunu
anlatmış; bu milletin hiçbir ferdini birbirinden ayırmamış, etki altında kalıp
kendisini anlamayanlara dahi şefkat ve merhametle yaklaşmıştı. Peki, Erbakan Hoca yıllar yılı neden böyle
yapmıştı
Neden eski öğrencileri gibi mağdur edebiyatına
sarılmamış; işin kolayına kaçarak gerginlikler üzerinden rant devşirmemiş,
neden hep zor olanı tercih etmişti
Çünkü Erbakan Hoca iddiasından hiçbir şey kaybetmemişti.
Çünkü dış güçlerin organize ettiği 28 Şubat operasyonu,
bir tek Erbakan Hoca üzerinde başarısız olmuştu.
Ona göre yaşanan tüm bu tiyatrolar, tarihin akışı
içerisinde toz zerresi kadar küçük ve basitti. Batıl batıllığını yerine
getirecek, hak olan da tarihin her devresinde olduğu gibi mücadelesini
sürdürecekti. Peki, kimler vazgeçti mücadeleden Kimler faizsiz bir
ekonomi düşünülemez diye nutuklar atmaya başladı. Kimler değişerek geliştim
diye birilerine hoş görünmeye çalıştı Kimler yeryüzünün en kanlı, en
kirli şer odaklarıyla stratejik ortaklıklar kurdu Kimler iddiasından vazgeçti
Kimler yeni bir dünya kurma hayalinin yerine, küresel sisteme entegre olma
yolunu seçti Kimler, Beyaz Saray ın gül bahçelerinden masallar anlatarak,
İslam coğrafyasının alt üst edilmesine destek verdi
***
28 Şubat ın 18. yıldönümü bugün.
İsterseniz hafızamızı tazeleyelim ve birkaç örnek
üzerinden biraz da o yıllara giderek şöyle bir göz gezdirelim.
Farkındaysanız 18 senedir tüm ülke sathında kasıtlı
olarak Erbakan Hükümeti nin askerler tarafından düşürüldüğü yalanı işleniyor.
Hatta Başbakan Erbakan ın dik duramayan, masaya yumruk vuramayan, MGK da
askerler tarafından azarlanan bir kimse olduğu iftirası atılıyor.
Bugün meydanlarda yeri geldikçe Erbakan ı saygıyla
andıklarını, Erbakan ın izinden gittiklerini söyleyen AKP yöneticileri de,
doğrusu bu kirli kampanyaların baş aktörlüğünü yapıyor.
Pekâlâ, hakikat bu mu gerçekten
Gelin biraz daha geçmişe giderek yeniden
hatırlayalım;
Bildiğiniz gibi Refah Partisi 20 Ekim 1995 seçimlerinde
%21 oranında oy alarak birinci parti oldu ve 158 milletvekili çıkardı. Bu
sonuca rağmen dış güçlerin etkisi altında olan ve Refah sız iktidar arayışına
giren zinde güçler, kendince bütün çareleri denedi ve fakat istedikleri sonuca
ulaşamadı. 1996 nın Haziran ayına gelindiğinde 136 milletvekiline sahip Tansu
Çiller in DYP sini yanına çeken Erbakan Hoca, nihayet 54. Hükümeti kurabilmeyi
başardı. Henüz daha bir ay geçmeden ekonomide yaşanan canlanmayı, kaynak paketlerini,
toplumun tüm kesimlerine bol bol verilen zamları, hazırlanan denk bütçeyi tek
tek anlatacak değilim. Lakin akıl sahipleri için sadece memur maaşlarının
durumunu bile kısaca hatırlatmak sanırım yeterli olacaktır, lütfen dikkat
buyurunuz.
Erbakan Hükümeti nden önce ANAP-DYP koalisyonunda
Başbakan olan Mesut Yılmaz, Temmuz ayının 1 inde memurlara yapılacak zam
oranlarını %20 olarak açıklamıştı. Haziran ın 28 inde Başbakan olan Erbakan
Hoca ise, iki hükümette de koalisyon ortağı pozisyonundaki Tansu Çiller in
şaşkın bakışları arasında üç gün sonraki zammın %50 olacağı müjdesini
veriyordu. Üstelik Hoca bununla da yetinmiyordu.
Ekim ayı geldiğinde hiç hesapta yokken, Bizim çok
paramız var, biz bu paraları milletimiz için harcayacağız diyen Erbakan, bir
%30 ek zam daha veriyordu. Hemen ardından bununla da yetinmiyor ve Ocak ayında
normal zam dönemi geldiğinde memurlara bir %50 zam daha yapıyordu.
Yani kabaca hesaplarsak Haziran 1996 da bin lira alan
memur, Temmuz 1996 da bin beş yüz lira, Ekim 1996 da iki bin lira, Ocak 1997 de
ise üç bin lira almaya başlıyordu. Her neyse bunlar sadece ekonomiye dair küçük
birer örnek, rakamları bir tarafa bırakalım ve biraz da Erbakan Hükümeti nin
nasıl düşürüldüğünü konuşalım. Erbakan Hoca 28 Şubat MGK toplantısına dair
sonraki yıllarda yaptığı açıklamalarda, toplantının ilk dört saatinde dış
güçler tarafından etki altına alınan apoletlilerin asılsız iddialarda
bulunduğunu; kalan beş saatin tamamında ise kendisinin bu kimselere gereken
cevapları tek tek verdiğini söylüyordu. Yine Erbakan Hoca imzalanması istenen
18 maddenin tamamının insan haklarına ve dolayısıyla Anayasa ya aykırı
olduğunu; kendisinin imzaladığı belgenin ise o 18 maddenin Bakanlar Kurulu na
sevk belgesi olduğunu; Bakanlar Kurulu nda da maddelerin tamamının hukuka ve
insan haklarına aykırılığı delil gösterilerek rafa kaldırıldığını anlatıyordu.
Kaldı ki geçtiğimiz yıl açılan dava münasebetiyle
mahkemeye sunulan MGK zabıtları da, Hocanın söylediklerinin tastamam doğru
olduğunu ispatlamaktaydı. Kirli kampanyalar içinde en çok öne çıkan İmam
Hatipleri Erbakan kapattı sloganının da nasıl bir iftira olduğu gün gibi
meydandaydı. Erbakan sonrası Başbakan olan Mesut Yılmaz ın, Siyasi hayatıma
mal olsa bile 5+3 yasasını çıkaracağım, yarasalara kulak asmayacağım demesine
rağmen, İmam Hatip nesli için canını verebilecek Erbakan, yıllar yılı bu
okulları kapatmakla suçlanıyordu.
Öncelikle bilinmelidir ki 28 Şubat toplantısında dış
güçlerin etkisinde olan cephenin istediği tek şey, tıpkı geçmiş darbelerde
olduğu gibi hükümetin hemen o gün istifa etmesiydi. Lakin Hoca her zamanki
o bildik sakin ve vakur üslubuyla darbeyi göğüslemiş, hatta Refah-Yol
iktidarının yarı ömrü ve bu ülkenin varlığı için en hayati hizmetler, o
darbenin sonrasında gerçekleşmişti. Erbakan ın bir korkak olduğunu
söyleyen yalancıların yalanlarını çürütmek, bu yalanlara inanan gafillerin de
hakikati görmesi için 1997 Temmuz unda düşürülen hükümetin nasıl düşürüldüğünü
de kısaca hatırlatalım; 1997 Haziran ayının son haftasında D-8 i kurarak bir asırdır
olmayan bir şeyi gerçekleştiren Erbakan, DYP deki çatırdamaları durdurmak
isteyen Tansu Çiller in talebi ve koalisyon protokolü gereğince bir yılın
sonunda Başbakanlık görevini ortağına devrediyordu. Sonrasında da Refah, DYP ve
BBP milletvekillerinden oluşan 293 imzalık bildiriyi okuyan Erbakan, bir
yanında ortağı Çiller, öte yanında rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu olduğu halde
Demirel tarafından hükümeti kurma görevinin Çiller e verilmesini isteyerek
Refah-Yol Hükümeti nin aynen devam edeceğini ilan ediyordu. Fakat şer odakları
tarafından milletin kalemi çoktan kırılmış, o belgeye imza atan DYP
milletvekillerinden kimileri tehditle, kimileri şantajla, kimileri de yüksek
meblağlı tekliflerle Hüsamettin Cindoruk öncülüğünde kurulan şemsiye partisine
transfer ediliyordu. İşte bu aşamadan sonra hükümeti kurma görevi Demirel
tarafından Mesut Yılmaz a verildi ve DYP den koparılan milletvekillerinin de
desteğiyle Cumhuriyet tarihinin en başarılı hükümeti devrilerek, en dirayetsiz
hükümetlerinden biri iş başına getirildi. 1,5 yıl sonrasında yapılan
seçimlerde de bu dirayetsiz liderler cezalandırılmak yerine, Abdullah Öcalan ın
teslim edilmesi gibi algı yönetimleri sayesinde ödüllendiriliyordu. Ardından
gelen felaketleri zaten birçoğunuz hatırlıyorsunuz. Boşaltılan bankalar,
ekonomik krizler, rekor kıran faizler, milyonluk işsizlikler. Sonrasında da
bizi bugünlere kadar getiren şu yaşadığımız süreç başladı. Değerlerinden
vazgeçen, iddiasını kaybeden, davasını toprağa gömen, zenginliğe tamah eden,
değişerek gelişen, güce sevdalı, aldanmaya meyilli kadrolara umut olarak
sarılındı.
Aslına bakarsanız bütün bu sürecin ardından hiç kimseye
kızmaya, darılmaya, gücenmeye gerek yok.
Yaşananların hiçbirinde yadırganacak bir durum yok.
Tarihin her devrinde ve insanın olduğu her yerde böylesi
tabloların meydana gelmesi normaldir.
Toplumların layık oldukları şekilde yönetilmesi Efendimiz
Aleyhisselamın buyurduğu gibi evrensel bir kuraldır.
Ve fakat mağdur edebiyatıyla 28 Şubat ın kaymağını
yıllardır ballandıra ballandıra yiyenlerin; üstelik 28 Şubatçıların emellerini
bir bir gerçekleştirerek bu milleti küresel şeytanlara entegre edenlerin; bir
de hiçbir şey yokmuş gibi galibiyet nutukları çekmesi, insanı hakikaten
tiksindiriyor hepsi bu.