Ortada bir büyük terslik var. Buna bir ihtilaf, çatışma, savaş da denebilir ama bir gerçek var ki, o da büyük bir kaosun olduğu. Savaşın iki tarafı var ama bu çalkantı bütün bir ülkeyi içine almış durumda. Ortaya dökülenlerin doğruluğu veya yanlışlığı kadar vahameti de insanı hayrete düşürüyor. Düne kadar aralarından su sızmayan ve “kutsal ittifak”la gizli bir koalisyon oluşturan iki tarafın birbirlerini bitirmesini soluksuz izliyoruz. Kapalı kapılar ardında dönenlerden küçük kupleler seriliyor önümüze ve hayretimiz katlanıyor.
İslami kesim, bu savaşta tam bir turnusol kağıdı testine tabi tutuluyor. Birbiriyle savaşanlardan birini seçmesinden bahsetmiyoruz. Kötüden yana taraf olmak da bir zulümdür neticede ve iki kötüden birini seçmeye de mecbur değil kimse. Bugün kanlı bıçaklı olanlar, tam 11 yıl birbirlerini yere göğe koyamadılar ve gayet samimiydiler. Bu iki tutarsızdan birini seçip seçmemek değil de, birtakım olaylara verilen/verilmeyen tepki açısından bir turnusol kağıdı oluyor bu hadiseler.
Öyle veya böyle, çok ciddi ve soru işareti uyandıran iddialar ortaya saçılıyor. Misal, diğer başka davalarda delil olarak itibar edilen “tapeler” ortaya serilirken, iktidara yakın olan İslami kesimlerde birden bire bir “hüsnü zan” beliriveriyor. Amenna, Mecelle’ye göre “beraet-i zimmet asıldır” ve masumiyet karinesi de hafife alınacak bir prensip değildir. Ancak, “montaj” denilen kayıtların her nedense teknik bir raporla delillendirilmemesi ve bir de şaka gibi “montaj olduğunu hissettim” türünden açıklamalar soru işaretlerini büyütüyor haliyle. Asgari bir zekaya ve bilince sahip her insan, bu durum karşısında “acaba” sorusunu sorar haliyle.
İslami kesimin bir bölümü, her nedense bir sorgulama içine girmiyor. Başka davalarda takındığı hevesli tavrı göstermemeyi yeğliyor. Herkese aynı ölçüde adaletli yaklaşma derdinde ve sorumluluğunda olanlar için beklenmedik bir durumdur bu. Buradaki bir diğer samimiyetsiz nokta da, oluşan şüpheler üzerine birtakım soru soran herkesi yaftalamak, birileriyle irtibatlı hareket ediyor gibi göstermektir. Bu uğurda atılan iftiralar, nedense iftira olarak da görülmüyor birilerini savunmak adına. 11 yıl boyunca can ciğer oldukları, kutsal ittifak kurdukları tarafla aralarından su sızmazken hiçbir sorun görmeyenler, bugün sadece gerçeği ve hakikati merak edenlere hemen birtakım yaftalar yapıştırma cüretinde bulunabiliyor. Ne adına Kendi durumlarını meşrulaştırmak ve içindeki bulundukları çıkmazdan kurtulmak adına.
Somut ve en vahim olay olarak eski bir bakanın bir gazeteciyle yaptığı konuşma ve kutsalla alay etmeleri var önümüzde. Yolsuzluk, rüşvet iddiaları çok çok vahim ve açıklanmaya muhtaç, ancak en kutsala yapılan hakarete bile siyasi hesaplarla sessiz kalan bir kitlenin varlığı çok daha vahim. Güç ve iktidarla imtihan böyle bir şey olsa gerek. Bildiri yayınlayarak siyasi destek mesajı veren, “iç-dış mihrak”lı siyasi analizlere girişen İlahiyat hocaları, her nedense Kur’an ayetleriyle alay edilmesine tek bir satır açıklama yapmıyor mesela. Hayret verici!
Doğruların her şartta ve durumda söylenmesi için tutarlı olmak gerektiği, hesaplı kitaplı davranarak haktan yana olunmayacağı da meydana çıkıyor böylece. Doğrunun ve hakkın peşinde olanlara, “bilmemkimle işbirliği yapıyor”, “berikiyle aynı çizgide” türünden yaftalamalarla yaklaşmak, yine bu hesaplı kitaplı olmanın neticesi. Yanlışlık varsa karşısında olmak, çok temel bir prensip halbuki.
NOT: 28/02/2014 tarihli “Hem işsiz, güçsüz hem de gamsız demek!” adlı yazımız üzerine TÜİK’ten bir açıklama geldi. O yazımızda “TÜİK işsizlik verisini açıklarken, mesela son 3 aydır iş arama kanallarını kullanmayan ve işe başlamaya hazır olduğu halde bu nedenle işsiz sayılmayanları (yani umutsuzlar) işsiz olarak nitelemiyor” ifadesini kullanmış ve bu kitlenin yok sayılmasının işsizliği olduğundan düşük gösterdiğini belirtmiştik. TÜİK, gönderdiği açıklamada, resmi istatistikin “karşılaştırılabilirlik” özelliğinden hareketle uluslararası normlara göre bir ölçüt kullanıldığını ve bu ölçütün de Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından geliştirilmiş tanıma göre kullanıldığını belirtiyor. Buraya kadar bir sıkıntı yok. Ancak, eğer ki istatistik yoluyla işsizlik hakkında gerçeğe en yakın veriler elde edilmek isteniyorsa ister istemez Türkiye’nin özel şartlarının da göz önüne alınması gerekir. Bir vakıa olan “umutsuzlar”, uluslararası kritere uygunluk gereği ihmal ediliyorsa (hem de ihmal edilebilirliğin ötesinde bir sayıya sahiplerse) ortada bir güvenilirlik sorunu var demektir. TÜİK, sadece veri olsun diye yapıyorsa bu çalışmayı sorun yok. Gerçek resmi çekmek için yapılıyorsa, göz ardı edilemeyecek bir fark var demektir.