Şehzade Mehmet’in, “Osman, Allah’tan dilerim ki ömrü devletin berbat olup beni ömrümden nice mahrum eyledin ise sen de behremend olmayasın!” şeklinde rivayet edilen ahının henüz tutmadığı zamanlardır. 1621 senesinin güz aylarına doğru şanlı ordu, Ukrayna’yı kurtaracağız, Polonya’yı alacağız, Baltık Denizi’ne kadar varacağız gibi hayallerle yola çıkıp gücünü Erdel, Eflak, Kırım beylerinden alınan askerlerle takviye etmekte, Genç Osman önderliğinde çığ gibi çoğalarak Lehistan üstüne yürümektedir. (Söz konusu Genç Osman da Allah Allah deyip bu dünyadan geçmiştir ama Bağdat’ın kapısını aralayıp oralara serin hava girmesini sağlayan, sonra da asırlık türkülere konu olan Aksaraylı genç arkadaşla hiç alakası yoktur). Sayısı hemen hemen 150 bin askeri bulan kahraman ordu, yürümenin yavaşladığı, tavsadığı yerde 2. Osman’ın himmet eyleyip kesenin ağzını biraz açmasıyla yeniden canlanır. O kadar ki İsakçı Kalesi dolaylarında kapıkulu ocaklarına biner akçe bahşiş dağıtıldığı, Boğdan civarında buna yarımşar kuruş daha ilave edildiği, yeniçerinin ve de dört bir yandan bulunan paralı askerlerin kaçmaması için elden gelenin yapıldığı rivayetler arasındadır. 34 gün süren savaş sonucu 40 binden fazla asker kaybedip hiçbir başarı elde edemeyince çaresiz Lehlerin lehine barışa oturulur. Buna tarihe mal olduğu veçhile Genç Osman’ın Hotin Seferi denir. Mesele şanlı tarih bağlamında Hotin Kalesi’nin kuşatılıp alınamaması gibi bir sıradan vakaya çevrilip basitleştirilir. Ancak 2. Osman payitahta döndüğünde öyle zafer alayları, öyle törenler düzenletir, büyük bir zafer kazanmış edasıyla çevredeki Osmanlı mülklerine öyle zafernameler gönderir ki, değme gitsin! Eşsiz bir zafer gibi sunulan bu başarısızlık, elbette padişahın üstün beceriksizliğine değil yeniçerilerin vurdumduymazlığına yorulur. Sorunu topyekûn gidermek adına Genç Osman, yeniçeri ocağını kaldırmayı sesli düşünür; bu sebepten de sessizce öldürülür. Gerçi çok da sessiz olmaz ama Hotin Seferi kadar ses getirmediği aşikârdır.
Zaman geçer, devir döner, “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz!” diye verilen emrin “Son hedefiniz Karadeniz!” diye söylenebilecek kısmı hiç vaki olmadan bugünlere gelinir. Tarih olmasa da talih tekerrürden, iktidar sahipleri içinse tekebbürden ibarettir. Hayreti mucip mahiyette bu kendini büyük görmenin, kibrin, böbürlenişin, kurumlanışın, kurumların üstüne kuruluşun ve hatta kurumsallaşıp köşe dönüşün alıcısı da boldur. Ataların her şeye yorum yapma refleksiyle söylediği ‘Yiğidi öldür, hakkını yeme!’ sözünün gelip dayandığı yer; yiğit olanın belirsiz, tanımlanmamış, lüzum ettiğinde ansızın beliriveren düşman üstüne gönderilip telef edilmesi, hakkının da çatır çatır yenmesi olsa gerektir. Nitekim aynı yiğit muhtaç edildiği kuru soğanın kilosunu on beş liradan alıp bunu ifşa etmeyi de nankörlük zanneder! Böyle bir vaziyete düşürülmüşken bilmem söylesem mi, söylemesem mi diye pek anlamsız bir dilemmaya düçar olmak başka neyin nesidir?!
“Şimdi tabii bu iktidarın getirdiği kazanımları da görmezden gelmek haksızlık olur…” diye başlayan hezeyan, doksana gönderilen bir ortanın gol atabilme hevesiyle araya giren diğer hücum oyuncusunun kazara kafasına çarpıp auta gitmesi gibi bir şeydir. O kafanın orada ne işi vardır, kafasına çarpan topun etkisiyle oyuncunun beyni ne kadar sulanmıştır, o su yaşanan elim kuraklıklar esnasında sadra şifa olur mu gibi pek manidar sorulara hacet yoktur. Kazanım diye anılanların milletin fertlerinin kendi öz varlıkları olduğu ve göz göre göre talan edildiği, çalındığı, yakınların menfaatine sunulduğu unutulur. İzleyici (ama asla anlamayıcı) tarihi tezahürat mahiyetinde ‘o gol kaçar mı be!’ refleksiyle atarlana dursun, zirveye dair yanlışların gösterilmesi sadece işaret edilenleri bağlar! Bıkmadan, usanmadan, utanmadan, mütemadiyen yanlış yapan sizsiniz, yanlış tercihlerde bulunan, yanlışa tav olan, aldanan, kandırılmakta ısrar eden, düşünemeyen ve düşünmek de istemeyen, doğruya yönelik tek adım atmayan sizsiniz diye izleyiciye çatmak beyhudedir. Nihayet onlar hayatın her aşamasında, her alanında mağdur edilmeyi bir iş sahibi olmaya, hakkını hukukunu korumaya, işleyen düzenin kendileriyle bağına tercih eder. Aç kalır, açıkta kalır, biçare düşer; onunla paylaşılmayan nimet göz göre göre birilerini zengin eder ama böylece vatansız kalmadığına ikna edilir.
Kuru soğana düşen yiğit ölür, şan kalır; at ölür meydan kalır… Ve dahi ürün yanar, yağmalanır, harman kalır!