Hayâlî Efendi’nin (ö. 964/1557) “Ol mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” beyti, "denizin içindeki balıklar, denizi bilmezler" manasına gelir. Bu beyit insanın içinde bulunduğu nimetlerin, hayatın veya hakikatin farkına varamaması, yanı başında olana kör kalması durumunu anlatır. Bu durumun bariz örneklerinden biri, İslam Birliği ya da ittihâd-ı İslâm ve’l-müslimîn kavramı için de geçerlidir. Ülkemizdeki mütefekkirler arasında hala İslam Birliği’nin imkânı, lüzumu ve tahakkuk yolları tartışıla dursun bu alanda ciddi pratikler gelişti. Bu mevzuda mütefekkirler arasında cereyan eden tartışmalar ise hala teorik bazı ilmi celseleri aşamıyor. Suyun içindeki mâhiler benzetmesinin tam da bu durumu özetlediğini söyleyebiliriz. Suyun dışına çıkmış olsaydık suyun hakikatinin var olduğunu görmek mümkün olacaktı. Suyun dışında olmasak bile “eşyanın hakikatinin sabit olduğuna” inandığımız için denizin mevcudiyeti konusunda tereddüdümüz olamaz.

Lügat’ten İttihad’a Bizi Biz Yapan Kök

İslam Birliği ifadesinin bir diğer karşılığı İttihâd-ı İslâm şeklindedir. Her kavramın bir sözlük bir de terim manası bulunduğu için kavramın lügat manası üzerinde durmak gereklidir. İttihad, “birlik ve tek başına olma” anlamına gelen VHD kökünden türemiştir. Kökün birlemek manasını ifade etmek istediğimizde köke, kökün ortanca harfinin türünden bir harf daha ekleriz ve kökü VahHaDe, yuVahHiDu, teVHîD kalıbına dönüştürürüz. Yazdığımız büyük harfler kök harfleri göstermektedir. Burada köke eklenen h harfi, kökü üç harfli olmaktan çıkarıp dört harfli bir hale getirmiştir. Harflerin çoğalması, anlamın da zenginleştiğine delalet eder. Artık yeni kalıbıyla bu kökteki birlik manası, “bir şeyi birleme ve tek olduğunu söyleme” manası kazanmıştır. Allah’ı bir ve tek olduğunu söylemeye tevhîd denir ki tevhid, onun dışındaki tüm varlıkları reddedip yalnızca onun tek ilah olduğunu kabul etmektir. La ilâhe illallah sözü, onu birlediğimizi ve tekliğini itiraf ettiğimizi anlatır.

Tevhîd ve ittihâd aynı kökten gelir ve her ikisi da kaynağını vahiyden alır. Çünkü tevhîde inananlar, ittihâdı savunurlar. VHD kökü, “birleşme ve dayanışma” anlamı ifade etmek için ittihâd kalıbına dönüştürülmüştür. Bu defa kök, beş harfli bir hale gelmiş ve iVteHaDe şeklini almıştır. Asıl kalıpta bulunan vav harfi, teye dönüşmüş ve ivtihâd olan mastar, ittihâd halini almıştır. Görüldüğü gibi Müslümanların birleşmesini anlatan bir kelimenin morfolojik yapısı bile başlı başına gramer alanında bir gayret gerektiriyor. İttihâdın zıddı, tefrikadır. İttihâd, “cemaat yani topluluk” olmayı sağlarken tefrika, “fırka fırka yani grup grup” olmaya neden olur. FRK kökünden türeyen tefrika, farklılıkları merkeze alıp ayrık gruplar oluşturmaktır; cemaati bölmektir ve haramdır.

İttihâd-ı İslâm siyasi bir kimlik ve kavram olarak şöyle tanımlanmıştır: “XIX. yüzyılın ikinci yarısında özellikle II. Abdülhamid (ö. 1909) döneminde Müslümanlar arasında birlik sağlayarak sömürgeciliğe karşı koymayı amaçlayan siyaset için kullanılan tabir”.[1] Kavram, sesli bir şekilde söylenmeye başlamadan önce de Müslümanlar arasında birlikte hareket etme ve bir cemaat olma şuuru bulunmaktaydı. Müslüman sultanlıklar arasındaki yazışmalarda farklı ırk ve mezhepten müminlerin birlik halinde bulunmasını ifade edine uhuvvet-i İslam (İslamların Kardeşliği) ve ittihâd-ı din (Dindaşların Birliği) kavramları kullanılıyordu.

İpi Kopan Tesbih

Müslümanlar birlik olmayı, küffara karşı tek bir saf halinde cenk etmeyi ve sıkılmış bir yumruk gibi zulme darbe vurmayı II. Abülhamid sayesinde öğrenmiş olsaydı İttihâd-ı İslâm’ın kul yapısı olduğu savunulabilirdi. Ayetlerin ve hadislerin Allah’ın ipine sımsıkı sarılmayı emreden uyarıları olmasaydı bu kavramın bir liderin ürettiği siyasi bir kavram olduğu yakıştırması yapılabilirdi. Oysa Hz. Peygamber’den itibaren Müslümanların kendileri adına karar aldıkları, Müslümanların topraklarını müdafaa etmek için hep birlikte harekete geçtikleri vakidir. Onları birleştiren en önemli unsur, sımsıkı sarılmaları emredilen Allah’ın ipidir (hablullâh). Allah’ın ipi ifadesinin geçtiği ayet şöyledir: “Hep birlikte Allah’ın ipine (habl) sımsıkı tutunup yapışın; bölünüp parçalanmayın (lâ teferraqû).” Ali imrân 3/103)

Ayet, ensâr ve muhacirlerin cahiliye döneminde kendilerini toplumsal uçuruma götüren kabilecilik, ırkçılık, tahakküm isteği, zulüm ile söz geçirme gibi davranışlardan kaçınarak Allah’ın dinine sarılmalarını emretmektedir. Çünkü bu din sayesinde kardeşler topluluğu haline yani bir İslam Cemaati haline gelmiş ve bir birlerini sevmişlerdir. Cahiliye dönemindeki kabile düşmanlığı yerini İslam Kardeşiliği’ne bırakmıştır. Ayette geçen iplik kelimesine Abdullah b. Mes‘ûd (ö. 32/652-53) “cemaat (birlik, topluluk)”; Zeyd b. Alî (ö. 122/740) “Kur’an ve Cemaat” anlamı yüklemiştir.[2] Bu anlamı izah etmeden önce klasik dönemdeki iki müfessirin yorumuna da değinmeyi gerekli görüyoruz: Mukātil b. Süleymân’a (ö. 150/767) göre habl “Allah’ın dini demektir. Yahudi ve Hristiyanlar gibi dini tartışmalar yaşayıp gruplara bölünmeyin” demektir. Taberî (ö. 310/923) ise şöyle demiştir: “Habl yani iplik, amacınıza gerçekleştirmenizi sağlayan ve sizi ihtiyacınıza ulaştıran sebep ve vasıta demektir. Bundan dolayı Kur’an’da bir insana emân vermeye, habl denmiştir (Ali İmrân 3/112). Emân ile ipliğin benzerlik yönü şudur: Emân bir ipliktir çünkü öldürülme korkusunu, endişeyi ve dehşeti ortadan kaldıran sebep ve vasıta odur.” Bu cümlelerden sonra Taberî, bu açıklamayı teyit eden Abdullah b. Mes‘ûd’un “iplik, cemaat (topluluk) halinde olma; cemaatten (İslam topluluğundan kopup fırka fırka olmama) demektir” şeklindeki görüşünü aktarır. Buna göre insanları Allah’a ulaştıracak bu iplikle anlaşılan şey, cemaat halinde yani birlik halinde olmaktır. Ona verdiğimiz ahde sadık kalmak, hak söz üzerinde birleşip ittifak etmek, Müslümanlar arasında ülfet ve Allah’ın emirlerine teslimiyet demektir. Bizi Allah’ın rızasına ve toplumsal mutluluğa ulaştıracak olan cemaatle yani Müslümanların topluluğuyla bir arada olmaktır. Müslüman toplumu terk edip kâfirlerle bir arada bulunmaya ve onlarla birlik halinde olmaya çalışmak, Allah’ın uzattığı ipten kopmaktır. Bundan dolayı Abdullah b. Mes‘ûd konuşmalarından birinde şöyle demiştir: “Müslümanlar! Yöneticilerinize itaat ediniz ve Müslüman cemaatinden kopmayınız! Çünkü cemaat (yani Müslümanların birliği) Allah’ın tutunmamızı emrettiği ipidir. İtaat ve cemaatte bulunup yadırgadığınız bir şey, ayrılığa (tefrikaya) düşüp de hoşunuza gidenden (toplumsal olarak) daha yararlıdır” demiştir. Buna göre Müslümanlarla birlik halinde olmak yani ittihad içinde bulunmak, tevhide ulaştıran bir vesiledir. İplik, birlik ve tevhid düzlemini Mehmed Said Çekmegil Tesbihim isimli şiirindeki şu mısralar ile dile getirmiştir:

“İpi kopan tesbihim, dağılmış tane tane,

Acı ama teşbihim, hani nerede imame?

Taneleri toplayın, Hak ipine derleyin!

Bir imame bağlayın; Tevhid gelsin meydane.”

Birlik’te Pratik Eylemlilik

İttihâd-ı İslâm ile ilgili konuştuğumuzda kadim düşmanımız olan Siyonistlerin biz Müslümanlar hakkında ne düşündüklerini göz önünde bulundurmak elzemdir. Müslümanlar kendilerinin ayrı ayrı gruplar ve mezhepler halinde bulunduğunu düşünse de Siyonistlere göre “Müslümanlar bir cemaat yani topluluk”tur. Onlar, Müslümanları katlederken her hangi bir mezhebe ayrıcalık ya da imtiyaz tanımadıkları gibi merhamet de etmezler. Siyonistlerin bu tavını gösteren bir görsel, işgalci İsrail ordusu tarafından hazırlanıp resmi hesaplarından servis edildi. Resmin üzerine “İsrail’in düşmanı teröristler” başlığını koydular. Görselde, “şeytanın adamları” olan Siyonistlere karşı “Kudüs’ü savunurken şehit düşen kişilerin” resimleri yer alıyordu: İran’dan Seyyid Ali Hameney, Gazze’den Yahya Sinvar, Muhammed Sinvar ve Muhammed Dayf, Yemen’den Muhammad Abdulkerim el-Ğamarî, Lübnan’dan Seyyid Hasan Nasrallah bir görselde toplanmıştı. Mezhepleri farklı olan bu insanlar, Siyonistlere karşı birleşmişler ve çarpışırken şehit düşmüşlerdi. Resmi gördüğünüzde bir İttihâd-ı İslâm Tablosu’na baktığınızı anlayabilirsiniz. Hepsi, hayatları boyunca ortak cephede Siyonizm’e karşı savaşmışlar ve öldüklerinde de aynı tabloda yer almışlardı. Mütefekkirlerimiz keyif çayları arasında İslam Birliği’nin nasıllığını tartışa dursunlar ittihâd kuruldu ve bu birlik, cephelerde sömürüye karşı tek yumruk halinde çarpışıyor. Caferî’nin kanıyla, Sünnî’nin ve Zeydî’nin kanı cihad okkasında toplanıp tevhîd haritasını çiziyor. İslam Birliği’ne inanmayanların ve içinde yer almayanların bu tabloda resmi olmayacaktır. Zaten yoktu da! Ne benim, ne senin, ne de İslam önderi sandıklarımızın!

Bu Harun Bekiroğlu Görsel Iran


[1] Azmi Özcan, “İttihâd-ı İslâm”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2001), 23/470-475.

[2] Ebü’l-Hüseyn Zeyd b. Alî, Tefsîru ġarîbi’l-Ḳurʾâni’l-mecîd, thk. Muhammed Yûsufuddin (Haydarâbâd: Taj-Yusuf Foundation Trust, 2001), 72.