Son çıkan vakıflar kanunun, içerdiği liberal hükümler kamuoyumuzda tartışılıyor. Uluslararası münasebetlerimizde, mütekâbiliyet hakkımızı kullanmamıza elverişli olmadığı ileri sürülüyor. Meselâ, Ayasofya nın kiliseye çevrilmesini, Rûhban okulunun açılmasını, ve Bartholomeos a ekümenlik tanınmasını isteyen çevrelerin işine yarayacağı iddia ediliyor.

Bilindiği gibi bu endişelerle bu kanun, 10. Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edilmişti. Ama AKP oylarıyla bu veto gerekçeleri red edilmiş. Yasa olduğu gibi kanunlaştırılmıştı.

Kişi, dernek ve vakıf haklarını, iyiniyetli bir yaklaşımla düzenlemiş olan bu yasa, gerçekten, uluslararası alanda millî menfaatlerimizin korunmasına açık kapı bırakıyorsa, bu konu üzerinde durulmalı ve mutlaka yasada gerekli değişiklikler yapılmalıdır.

Mesela biz Türk Devleti olarak, niçin Azerbaycan ın üçte birini işgal eden Ermenistan a karşı ilişkilerimize ambargo koyuyorsak, Batı Trakya daki Müslüman kardeşlerimizin, en meşrû haklarını çiğneyen Yunanistan a karşı da Yunanlılar ve Rumlar hakkı teslim edinceye kadar, ambargolar ve  kısıtlamalar koymaya yerden göğe kadar hakkımız vardır. Bu konuda korumacı davranmalıyız çünkü, ortada Bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi var. Müslümanlık ve Türk devleti söz konusu olduğu zaman, hemen her konuda kırk dereden su getirerek, bizim aleyhimizde karar veriyor, gerek başörtüsü konusunda gerek Kuzey Kıbrıs taki kardeşlerimizin hak hukuku konusunda AİHM dâima militanca davranmıştır, taşıdığı haçı koynundan çıkararak devletimizi mahkûm etmiştir.

Gelelim Ayasofya davasına:

Çünkü bu dava, konumuzla doğrudan ilgilidir. 1952 senesinde Türkiye ye patrik olarak gelen ATENEGORAS, zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar dan, Ayasofya nın kiliseye çevrilmek üzere kendilerine verilmesini istemiş. Bu haberi duyunca çılgına dönen arkadaşım rahmetli OSMAN YÜKSEL (Namıdiğer Serdengeçti) sert bir makale yazarak, AYASOFYA NIN KİLİSE YAPILMASINA KARŞI ÇIKMIŞTI.

Zamânın devlet ricâli, kim bu küstah diyerek OSMAN YÜKSEL in aleyhine "Millî mukavemeti kırdığı, Türk Yunan dostluğunu ihlal ettiği" iddiasıyla Ankara Ağır Ceza Mahkemesi nde bir kamu davası açtırmıştı.

Davanın sevk maddesi, T.C.K. nın 161 inci maddesidir. Bu maddenin metni, o günkü şekliyle cezayı, idamdan başlatıyordu.

Bu maddeye göre Sanık Osman Yüksel in, önce garnizon komutanlığı mahkemesinde ilk sorgusu yapılmış, zamânın Millî Savunma Bakanı SEYFİ KURT BEY imzasıyla, Osman aleyhinde dava açılmasına, resmen izin verilmiştir.

Bu işlem çok dikkat çekicidir. Görülüyor ki, ABD nin nüfûzû, Patrik Atenegoras ın isteği söz konusu olunca, Bir yazarın idam ettirilmesi için bütün prosedürler zorbalanabiliyor.

Onun için diyoruz ki, yeni Vakıflar Yasası nın, mahzursuz gibi gözüken hükümleri, emperyalist emellerin tatmini bahis konusu olursa, bizim mahkemelerimiz, millî menfaatlerimize uygun hüküm verse bile, AİHM millî menfaatlerimizi ve Müslüman halkımızı yok farzederek, batılıların lehine kararlar verebilecektir. Demek ki, bizim kimi devlet adamlarımız, icâbında millî menfaatlerimizi görmemezlikten gelebiliyor. AB ye uyum kanunlarının hükümleri ile yeni Vakıflar Kanunu nun hükümleri, birlikte mütalaa edilirse verilecek tavizlerle milli menfaat, milli özelliklerimizin ve şahsiyetimizin yerinde yeller esebilir.

(AYASOFYA DAVASI) nın bütün ayrıntılarını gözler önüne sermemize bu köşe yazısının sütunları müsait değildir. Ancak arkadaşım Osman Yüksel SERDENGEÇTİ, sağlığında bu konuda ayrıntıları ihtiva eden bir kitapçık çıkarmıştır, merak edenler ibret almak için bulup inceleyebilirler. Bu davanın avukatı olarak bendeniz birkaç çarpıcı ayrıntı üzerinde durarak, Ayasofya Yazısı nın tümünü sizlere sunacağım.

Birinci ayrıntı:

Davaya bakan Ankara Ağır Ceza Mahkemesi ne, davayı takip eden savcı NURİ SÜER in iddiaları çok enteresandır. Savcı 17/1/1953 tarihli iddianamede: "Muharririn Ayasofya yı, kilise yapmak isteyenlere cevab verdiği yolundaki müdafaasının, samimi olduğunu kabul etmekte mümkün değildir. "Çünkü ASLINDA KİLİSE OLAN AYASOFYA NIN evvela cami yapılması, sonra da müze haline konulması idari bir muameleden ibarettir" deniliyor.

Eğer bu mantık geçerliyse, Anadolu nun tümü de, Malazgirt ten önce rum diyarı olarak anılıyordu. Savcılık resmen, "Fâtih Sultan Mehmet Hazretleri nin, halen, fiilen, kanunen ve resmen cami sayılması gereken vakfiyesini hükümsüz saymış oluyor. Bu mantık yürütülürse Malazgirt ten bu yana ecdadımızın bin seneyi aşkın vatan saydığı yurdumuzun da aslında rum malı olduğu neticesine varılır." Fatih ile beraber Alpaslan Gazi nin de hakkı yok farzedilmiş olur.

Halbuki gerek, Cumhuriyet ten önceki, hükümlere göre, gerekse Medeni Kanunun mer iye vaz ı hakkındaki kânûna göre ve gerekse Vakıfla eski mevzuatına göre ve gerekse medeni kanunun, vakıflara mütedair hükümlerine göre, Mazbut ve hayrat vakıflar, kesinlikle vakfedildikleri gaye dışında kullanılamaz. Müktesep haklar ve kurallar bunu emreder. Müze olarak gayesinin değiştirilmesi dahi yersizdir, hükümsüzdür, geçersizdir.

Devamı yarın