Peygamberimiz İslam davetini açık açık yapmaya başladığı zamandan Mekke’nin fethine kadar olan zaman diliminde Kureyş ile Müslümanların mücadelesi devam etmişti. Bu mücadelenin bir parçası olarak, Siyer kaynaklarında Batn-ı Nahle diye seriyyeden bahsedilir. Hicretten sonra Müslümanlar seriyye ve gazveler ile Kureyş’in kervanlarını rahatsız ederek onların ekonomik faaliyetlerinin merkezinde yer alan ticaretlerini zayıflatmayı planlıyorlardı. Bu amaçla Müslümanlar her zamanki gibi Kureyş’in ticaret kervanını rahatsız etmek üzere kervanın yol istikametine gittiler.

Batn-ı Nahle denen yerde beklemeye başladılar.

Arap geleneğinde önemli bir yer tutan haram aylarda savaş ve çatışma kesinlikle yasaktı. Böyle bir zamanda kervanla karşılaştılar Müslümanlar haram aylar olduğu için kervana müdahale etmek istemediler ama nihayetinde aralarında konuştular ve kervana müdahale ederek kervandaki mallara el koydular, iki kişiyi de esir aldılar. Bunun üzerine Peygamberimiz haram aylarda böyle bir şeyin yapılmasını hoş karşılamadı. Hatta müşrikler ve münafıklar haram aylarda yapılan bu eylemi kınamaya ve Müslümanlar aleyhine propaganda olarak kullanmaya başladılar. Tepkinin şiddeti arttığı vakit vahiy olaya müdahil olarak Müslüman’ca duruşun nasıl olması gerektiğini ifade etti.

Bakara Suresi’nin 217. ayetinde şöyle bildirilmişti: “Sana haram ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş büyük bir günahtır. Allah’ın yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır.” Haram aylar uygulaması muhteviyatı itibariyle şekli bir hükümdü. İşin özünde insani bir durum söz konusu değildi. Ancak haram aylara bu derece önem atfeden Kureyş’in yaptıkları ise ortadaydı. Sırf inançları gereği baskı ve zulme uğrattıklarını, insanları yurtlarından kovduklarını yok sayıp bu yapılanlara karşı onların haram ayları ihlal etmesi gündeme getirmelerinin hiçbir açıklaması olamazdı. İşte vahiy asıl varken ayrıntıda boğulmayın diye Peygamberini ve ashabını uyarmıştı. Bizim de bu meseleden yola çıkarak vahyin emirleri dikkate alırken asli olanı merkeze almamız gerektiği aşikâr.

Peki, bu ayetin sunduğu imkânla günümüze doğru geldiğimizde nasıl bir dindarlık anlayışıyla karşı karşıyayız, vahiyle Müslümanlar arasındaki ilişki nasıl kuruluyor? Bu soruların cevapları bizim dindarlık bilincimizin nasıl olduğuna ve yeni nesillerinin İslam’a yaklaşımındaki soğukluğun sebeplerine götürecektir.

Yolsuzluğun ve yoksulluğun normalleştiği Müslüman bir toplumda zekâtla mutmain olmak, bir günde 20 binin üzerinde insanın açlıktan öldüğü bir dünyada oruçla halden anladığını sanmak, hem zihinsel hem de siyaseten parçalanmış Müslümanların Arafat’ta aynı duyguları paylaştığına inanmak, güce teşne kalplerle Allah’tan başkasının önünde eğilmediğini savunmak tam da bu ayetin muhatabı olmayı gerektiriyor. Öze dokunmayan ilkeleri merkeze almayan bir dindarlık anlayışı. Günümüzde en çok sorgulanan ve İslam’la özdeşleşmesinden dolayı problem üreten de bu anlayıştır.

Tarihin seyri içerisinde toplumsal olarak dinin bir parçası kabul edilen arızi bir konuyla ilgili sorunla karşılaşıldığında ortalığı ayağa kaldıranların ilkesel olarak İslam’ın aslıyla bağdaşmayan meselelerde sessiz kalması yine yukarıda bahsedilen olaydan ayrı düşünülemez. Bunun için müşriklerin ve münafıkların arızi bir mesele üzerinden algı oluşturma çabalarına karşı asla vurgu yapan ayetin günümüzdeki muhatabı bugünkü dindarlık anlayışıdır.

Bu yüzden İslam’la irtibatı kopan nesli dinin asli içeriğiyle yeniden buluşturmak için vahyin ilkelerine doğru beraberce yol alabilmek önemlidir.