Devlet ile milletin arasını açan en önemli husus bir takım olayların, işlenen cinayetlerin üstünün örtülerek unutulmaya terk edilmesidir. Buna isterseniz faili meçhul kalan olaylar da diyebiliriz. Çünkü, sebebi ne olursa olsun bir takım karanlık güçlerin devreyle girmesi, ne adına olursa olsun cinayetler işlemesi ve bununda devlet kurumları tarafından üzerinin örtülmesi devlet-millet kaynaşmasını engelliyor. Toplumun devletine güvenini sarsıyor. Güven olmayan bir toplumda huzurdan söz etmek mümkün olabilir mi Güvenin olmadığı kişisel ilişkileri bile sağlıklı bir şekilde sürdürmek söz konusu olabilir mi Kısacası gizliliğin olduğu yerde güven tesis etmek mümkün olmuyor. Belki yandaşlar tatmin olmuş, olay kapatılması devlet menfaati olduğu gibi gerekçelerle savunulmaya çalışılsa da her faili ortaya çıkartılmayan cinayet toplum vicdanında derin yaralar açıyor.

Kaldı ki, devleti korumak adına bir defa cinayetler onaylanmaya başlandığında işin sonunu getirmek mümkün olmuyor. Olay ister istemez bir kan davasına dönüşüyor. Çünkü, suçluları bulup cezalandırması gereken devlet bu görevini yapmıyor ya da yapamıyorsa o zaman devletin varlığı tartışma konusu haline geliyor. Bunun çeşitli örneklerini son 40 yıllık dönem içinde çok yaşadık.

Devlet içinde derin yapıların oluşması ve bu yapıların devleti korumak adına bir takım kanun dışı eylemler sergiledikleri bugün artık herkes tarafından biliniyor. Hatta bu derin yapılanmalara devletin hukuki organlarından birisi gibi isim verilmesi de toplumun devletine güvenini sarsmasını engellemiyor.

Maksadım, bundan üç yıl önce 28 Aralık 2011’de Uludere’de yaşanan ve 34 insanımızın hayatını kaybetmesi ile sonuçlanan olayların yıldönümü vesilesiyle geçmişe dönük bir hatırlatma yapmak. Olayın üzerinden 3 yıl geçmiş olmasına rağmen olayın sebepleri ve sorumluların kimler olduğu hususunda topluma net bir bilgi verilmedi. Hazırlanan bir raporun satır aralarında bazı ilgililer suçlandı. Onların da bu işi bilerek yapmadıkları, ulaşan bilgilerin yanlışlığı sebebiyle Uludere olayının meydana geldiği dolaylı olarak dile getirildi. Halbuki, yanlış bilginin kaynağı dışarıda mıydı yoksa kendi içimizdeki bir yanlış değerlendirmeden mi kaynaklanıyordu net olarak ortaya çıksaydı kafalardaki sorular önemli ölçüde cevaplandırılmış olurdu. Olayın hemen ardından medyada istihbaratın dışarıdan geldiği, Türkiye’yi bir kaosa sürüklemek için bu yola başvurdukları üzerine çeşitli haberler ve yorumlar medyada yer aldı. Bir süre bu değerlendirmeye itiraz edilmedi. Ancak arada bir yapılan açıklamalarda böyle bir yanıltmanın söz konusu olmadığı ileri sürüldü. Ama olayın gerçek sebebi ve sorumluları hiç ilan edilmedi. Belli ki, bazı kurumlar ve kişiler yıpratılır endişesiyle bu yola başvuruldu ama bu defada kafalarda herkesin kendince yorumladığı bir algı ortaya çıktı… Bunun sonucu olarak Uludere olaylarının yıldönümünde yapılan konuşmalarda ısrarla “Vicdanlardaki dosyayı nasıl kapatacaksınız ” diye soruldu. Bu soruyu soranların haksız olduğunu söylemek mümkün mü