Dün 1999 Marmara depreminin 24’üncü yıl dönümü idi. Bu vesile ile basında konu bir kez daha gündeme geldi. Bu gündeme gelişte ortak nokta ise genellikle büyük Marmara depreminden ders çıkarmamış olmamızdı. Elbette bu görüşe katılmayanlar da olabilir ama yapılan resmi açıklamalarda bile özellikle Marmara depreminin ardından gündemimizden çıkmayan depremin acıları bu acılara sebep olan 17 bini aşkın hayatını kaybeden insanımızın acısı elbette başta geliyordu. Marmara depreminden bu yana 24 yıl geçmiş olmasına rağmen muhtemel bir felakete hazırlıkta çok az mesafe alındığına vurgu yapılıyordu. Hâlbuki depremin ardından bu işin uzmanları muhtemel bir deprem felaketine hazırlıklı olunabilmesi için nelerin yapılması gerektiğini en ince ayrıntılarına kadar dile getirdiler, ikazlarını sıraladılar. Hatta bazı uzmanlar uyarılarını her fırsatta tekrarladılar. Ancak aradan geçen bunca zamana rağmen dönüşüm dâhil öncelikli konularda yapılması gerekenlerin yapıldığını söylemek mümkün değil.

Bu noktada maddi imkânsızlıklar akla gelebilir. Şimdiye kadar dönüşümü birtakım kişisel tercihlere bırakmanın önünü kesecek yasal düzenlemelerin bile yapılmadığını, özellikle İstanbul genelinde dönüşümü hızlandırmak için önümüzdeki dönemde yasal düzenlemenin yapılacağı belirtiliyor. Hâlbuki bu duruma daha önceleri de dikkat çekilmişti ama değişen bir şey olmadı. Kısacası bir binada birkaç kişi dönüşümü engelleyici bir tavır takındığında işlerin çıkmaza girdiği biliniyor. Yani bugüne kadar İstanbul’da yapılması gereken dönüşümün yapılmamış olmasının sebebi sadece maddi imkânsızlık değil. Bunda yaşanan acıları hem toplum hem de yönetim olarak unutmayı tercih edişimizin büyük rolü var. Hâlbuki biliyoruz ki, unutmak sorunları çözüme kavuşturmuyor, aksine sorunların katlanmasına, acıların büyümesine vesile oluyor. Elbette ülke sorunlarının çözümü konusunda yöneticilerin kararlı olması gerekiyor. Eğer yöneticiler birtakım zorluklar karşısında sorunu unutulmaya terk etmeyi marifet biliyor ve sorunları çözmemiş olmalarına rağmen Türkiye yüzyılına vurgu yapıyor, ülkeyi dikensiz gül bahçesi gibi takdim ediyorlarsa bu tavır karşısında toplumun yöneticileri uyarması gerekiyor.

Hâlbuki 6 Şubat’ta yeni bir deprem ile karşılaştık. Resmi açıklamalara göre Marmara depreminde 17 bin insanımızı kaybetmişken, son 6 Şubat depreminde resmi açıklamalara göre 50 bini aşkın insanımız hayatını kaybetti, 11 ilimiz harabeye döndü. Hâlbuki ülkemizin bir deprem bölgesinde bulunduğu, bu bölgenin haritasının bile çıkartılmış olmasına ve aradan 24 yıl geçmesine rağmen yaşanan son depremin tahribatı toplum olarak hepimizi yaraladı. İster istemez yaşanan acılar, alınması gereken tedbirler biliniyor olmasına rağmen 24 yıl boyunca gerekli tedbirler niçin alınmadı sorusu gündeme geliyor. Gündeme geliyor ama görünen o ki, 6 Şubat depremi ile Marmara depreminin ardından gündeme gelen tedbirler yeniden gündeme geldi ama korkumuz, yeniden bu felaketin Marmara depreminde olduğu gibi unutulmaya terk edilmesi. Aksi halde depremlerin ardından yıkılan binalardan kimlerin sorumlu olduğunu araştırmak, yıkılanları ve ölenleri geri getirmiyor. Bu bakımdan baştan tüm binaların deprem yönetmeliklerine uygun olarak yapılmasını sağlamak, bunun da ötesinde artık herkes biliyor ki, depremden çok, çürük binalar insanımızı öldürüyor. Sonuç olarak, depremlerin acılarının kısa zamanda unutulmaya terk edilmesi, yıkımları engellemiyor, acıları katlıyor.