İnsanlık tarihinin ve medeniyetin gelişimindeki en temel yapı taşı hiç şüphesiz madenciliktir. En yalın tanımıyla madencilik; yer kabuğunda bulunan, ekonomik değer taşıyan mineral ve cevherlerin güvenli yollarla çıkarılması, işlenmesi ve insanlığın hizmetine sunulması faaliyetidir. Bugün teknolojiden savunma sanayiine, tarımdan enerjiye kadar hiçbir sektör maden girdisi olmadan varlığını sürdüremez. Dolayısıyla madencilik, sadece bir sektör değil; tüm sanayinin anası, ekonomik bağımsızlığın ve ağır sanayi hamlelerinin en stratejik kalkınma lokomotifidir.

Madenlerin ekonomideki yeri ve önemi, yarattığı doğrudan katma değerin çok ötesinde, sanayiye sağladığı "ara hammadde" gücünde gizlidir. Madencilik sektörü, yapısı gereği yüksek bir çarpan etkisine sahiptir. Bu alanda yapılan 1 birimlik yatırım, imalat sanayiinde 3 ila 4 katlık bir ekonomik hareketlilik oluşturur. Bir ülkenin kendi madenini kendisinin işlemesi; ithalat faturasının düşmesi, cari açığın kapanması, nitelikli istihdamın artması ve küresel pazarda oyun kurucu bir aktör haline gelmesi demektir.

Küresel Denklemde Madenlerin Gücü ve Türkiye’nin Potansiyeli

Gelişmiş dünya ülkelerine baktığımızda, madenlerin neden bu denli hayati kabul edildiğini net sayısal verilerle görebiliriz. Örneğin Kanada, Avustralya ve Şili gibi ülkeler, refah seviyelerini ve ekonomik güçlerini büyük oranda doğru yönetilen maden politikalarına borçludur. Avustralya’da madencilik sektörü tek başına gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) yaklaşık %10 ila %13'ünü oluştururken, ülkenin toplam ihracat gelirlerinin yarısından fazlasını karşılamaktadır. Bu ülkeler, madeni sadece topraktan çıkarmakla kalmaz; kurdukları küresel borsalar ve yüksek teknoloji işleme tesisleriyle dünyaya yön verirler.

Türkiye'nin maden potansiyeline baktığımızda ise karşımıza devasa bir zenginlik çıkmaktadır. Ülkemiz, jeolojik yapısı gereği dünyada ticareti yapılan yaklaşık 90 çeşit madenin 70'ten fazlasına ev sahipliği yapmaktadır. Dünyadaki toplam Bor rezervlerinin yaklaşık %73'ü Türkiye’dedir. Bunun yanı sıra zengin mermer ve doğal taş yataklarımız, endüstriyel hammadde kaynaklarımız (feldspat, bentonit), krom, bakır, boksit, demir ve son yıllarda üretimi artan altın yataklarımız, ülkemizi küresel ölçekte bir maden cenneti yapmaya yetecek niteliktedir.

Ancak asıl sorun, bu zenginliğin nasıl yönetildiğidir. Bugün Türkiye’de arama, işletme ve zenginleştirme faaliyetleri ne yazık ki entegre ve milli bir stratejiden yoksundur. Arama faaliyetlerimiz çoğunlukla yüzeysel kalmakta, derin sondajlar ve teknolojik aramalara yeterli bütçe ayrılmamaktadır. İşletme aşamasında ise en büyük yaramız, cevherlerimizin "uç ürün" haline getirilmeden, ham veya yarı mamul olarak yok pahasına ihraç edilmesidir. Zenginleştirme tesislerimizin yetersizliği nedeniyle, tonunu 50 dolara sattığımız bir madeni, işlenmiş uç ürün veya teknolojik parça olarak binlerce dolara geri ithal etmek zorunda kalıyoruz.

Dünya Standartlarında Madencilik ve Çevre Miti

Bu noktada sormamız gereken soru şudur: Dünya standartlarında madencilik ne demektir? Dünya standartlarında madencilik; iş sağlığı ve güvenliğinde "sıfır kaza" vizyonunu benimseyen, ileri mühendislik teknolojilerini kullanan, şeffaf, hesap verebilir ve en önemlisi "sürdürülebilir ve eş zamanlı rehabilitasyon" ilkelerine dayanan madenciliktir. Gelişmiş ülkelerde maden sahası daha işletilmeye başlanırken, faaliyet bittiğinde o arazinin nasıl eski haline (orman, tarım alanı veya gölet) getirileceği planlanır ve bunun finansal güvencesi devlet tarafından bloke edilir.

Peki, bizim ekonomimizde madencilik nerede? Maalesef hak ettiği yerin çok gerisinde. Türkiye'de madenciliğin GSYİH içindeki payı yıllardır %1 ila %1,5 bandına sıkışıp kalmıştır. Gelişmiş ülkelerde %10'ları bulan bu oran, bizdeki potansiyelin ne kadar verimsiz yönetildiğinin, kaynaklarımızın adeta heba edildiğinin en açık kanıtıdır.

Kamuoyunda en çok tartışılan konulardan biri de şudur: Madenler hep çevreye zararlı mıdır? Hayır! Maden ile çevre birbirinin düşmanı değil, doğru bir mühendislik aklıyla birbirinin tamamlayıcısı olabilir. Dünyada bunun mükemmel örnekleri mevcuttur. Örneğin Kanada ve Avustralya’da işletilen boksit ve altın madenlerinde, madencilikle eş zamanlı olarak yürütülen ağaçlandırma çalışmaları sayesinde, faaliyet bittiğinde eski doğal eko-sistemden daha zengin orman alanları oluşturulmaktadır. Sorun madende değil; denetimsizlikte, ranta dayalı işletme mantığında ve kuralların hiçe sayılmasındadır.

Endüstriyel Madencilik ile Talan Madenciliği Arasındaki Çizgi

Burada net bir ayrım yapmak zorundayız: Bizim önümüze dayatılan şey Sanayi madenciliği mi, yoksa Talan madenciliği mi? Sanayi madenciliği; ülkenin sanayisine ara ham madde üreten, katma değer yaratan, istihdam sağlayan ve çevreye saygılı olan madenciliktir. Talan madenciliği ise; doğayı tahrip eden, arkasında rehabilite edilmemiş zehirli atık barajları ve terk edilmiş devasa çukurlar bırakan, cevheri ham madde olarak yurt dışına kaçıran ve bu ülkenin geleceğini kuruturken sadece bir avuç imtiyazlı holdingi zenginleştiren anlayışın adıdır. Bugün Türkiye’de uygulanan pratiklerin büyük kısmı ne yazık ki bu talan zihniyetinin bir tezahürüdür.

Dünya artık yeni bir döneme giriyor. Kritik hammaddeler gerçekten kritik mi? Gelişen teknolojiler için Evet, hem de hiç olmadığı kadar! Yeşil enerji dönüşümü, elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, yapay zeka donanımları ve savunma sanayii tamamen lityum, kobalt, nikel, grafit ve Nadir Toprak Elementlerine (NTE) bağımlıdır. Bu ham maddelere ve teknolojisine sahip olmayan ve işleyemeyen ülkelerin gelecekte tam bağımsız bir sanayi kurması mümkün değildir. Ki günümüzde Çin, bu hammaddelerin ana tedarikçisi olarak, bunları küresel bir tehdit aracı olarak kullanabilmektedir.

Türkiye olarak bizim Nadir Toprak Elementleri potansiyelimiz küresel dengeleri değiştirebilecek düzeydedir. Eskişehir-Beylikova bölgesinde keşfedilen ve dünyada Çin'den sonra ikinci büyük rezerv olduğu belirtilen devasa bir NTE sahasına sahibiz. Ancak bu potansiyel, yerin altında yattığı sürece bir anlam ifade etmez. Biz bu elementleri uç ürüne, yani yüksek teknolojik mıknatıslara, bataryalara ve çiplere dönüştürecek iradeye ve teknolojik tesislere sahip olmadığımız müddetçe, küresel güçlerin iştahını kabartan bir ham madde ambarı olmaktan öteye geçemeyiz. Bu elementlerin işletilmesindeki en büyük engellerden biri de işlenmesi esnasında oluşan çevre sorunlarıdır. Çin bu sorunları yaşamamak için kendi yataklarının bir kısmını Endonezya gibi ülkelerde zenginleştirmektedir. Dolayısıyla bunların işletilmesi için de çevre denetimlerinin ve mekanizmalarının takipte olması gerekmektedir.

Bu Durumda Biz Neye Karşıyız? Ne Yapmalıyız?

İşte bu gerçekler ışığında, bizler madenciliğe değil; bu milli servetin stratejik bir devlet aklından yoksun bırakılarak adeta sıradan bir "hafriyatçılık" faaliyeti gibi yürütülmesine ve milletimizin kutsal emanetinin bir avuç imtiyazlı sermaye grubuna şeffaflıktan uzak yöntemlerle tahsis edilmesine karşıyız.

Cevherlerimizi topraktan çıktığı gibi ham halde yok pahasına ihraç edip, yarın ileri teknolojiye ulaştığımızda aynı malzemeleri fahiş fiyatlarla geri ithal etmeye mahkum olduğumuz bu sömürü düzenini reddediyoruz.

Sorumsuz işletmelerin doğada bıraktığı heyelan riskleri, zehirlenmiş su kaynakları ve kaderine terk edilmiş enkaz sahaları ile mücadele ederken; aynı zamanda Soma’da, Ermenek’te ve İliç’te yüreğimizi yakan o büyük endüstriyel kazalara zemin hazırlayan, insan canını ve emeğini hiçe sayan bu ihmalkâr ve köhne düzenin karşısında sarsılmaz bir kararlılıkla duruyoruz.

Yerel Kalkınma ve Madenciliğin Konumu

Normal şartlarda yerel kalkınmada madenciliğin önemi yadsınamaz. Madenler, bulundukları bölgede doğrudan istihdam yaratır, yan sektörleri tetikler, altyapıyı geliştirir ve tersine göçü sağlar. Peki, Türkiye’de neden madenlerin olduğu yerlerde tam tersine insanlar göç ediyorlar? Neden Türkiye’nin önemli bakır rezervlerinden birisi olan Küre’de özelleştirme sonrasında nüfus artışı olması gerekirken tam tersine nüfus azalımı olmuştur. Dünya’nın hiçbir yerinde kırsalda tespit edilen maden yatırımları nüfus kaybına neden olmaz. Tam tersine nüfus artışına sebep olur.

Neyi eksik yapıyoruz? En büyük eksiğimiz; milli bir madencilik stratejimizin olmaması, hukuki mevzuatların, kamusal denetimi zayıflatacak ve belirli imtiyazlı yapıları koruyacak şekilde esnetilmesi, denetim mekanizmalarının siyasi baskı sarmalına kurban edilmesidir.

Bu eksiklikler yüzünden bugün Türkiye’de madencilik yerel kalkınmayı destekliyor mu? sorusuna ne yazık ki olumlu bir cevap veremiyoruz. Bugün madenlerin çıkarıldığı bölgelerde yerel halk kalkınamıyor; aksine madenin tozu, asidi, zehri ve çevre kirliliği yerel halka kalırken, madenden elde edilen devasa milyarlarca liralık kârlar metropollerdeki holding merkezlerine akıyor. Maden bölgelerindeki insanlarımız kamulaştırma adı altında topraklarından ediliyor, tarım ve hayvancılıkları bitiriliyor ve kendi topraklarında asgari ücrete mahkûm işçiler haline getiriliyor. Bu, yerel kalkınma değil, yerel sömürüdür!

Saadet Partisi İktidarında Atılacak Adımlar

Saadet Partisi iktidarında, bu sömürü düzenine son verecek ve madenciliği tam bağımsız Türkiye’nin harcı yapacak köklü adımları hızla atacağız:

  • Milli Madencilik Strateji Kurulu (İrade): Madencilik faaliyetlerinin tamamını tek bir şirketin veya şahsın inisiyatifinden çıkarıp, devlet düzeyinde stratejik bir "Kurul" tarafından yönetilmesini sağlayacağız. Bu kurul gerekli iradeyi göstererek Ülkemizde eksik olan yatırımların gerçekleşmesine öncü olacaktır.

  • Uç Ürün Zorunluluğu: Topraktan çıkarılan cevherin ham olarak yurt dışına satılmasına mümkün olduğunca kademeli olarak son vereceğiz. Maden işletme ruhsatlarını, yurt içinde "ara hammadde" ve "uç ürün" üretecek tesis kurma şartına bağlayacağız. (Dünyanın en kaliteli krom yatakları bizim topraklarımızda çıkarılırken önemli bir kısmı işlenmeden yurt dışına ihraç edilmektedir. Metalurjik prosese tabii tutmadan satılan cevherin fiyatı 150-200 dolar aralığında iken, işlenerek ferrokrom haline getirilen ara mamulün fiyatı 1500-2000 dolarları bulmaktadır).

  • Şeffaf ve Adil İhale Sistemi: Maden sahalarını kapalı kapılar ardında yandaşlara şeffaflıktan uzak yöntemlerle tahsis edilmesinin dönemini kapatacağız. Tüm ruhsatlandırma ve ihale süreçleri tamamen şeffaf, kamusal yarar gözeten ve liyakate dayalı olacak. Ne yazık ki incelendiği zaman ülkemizde belli madenleri işleyen işletmelerin işletme hakkını, sanki ülkemizde işleyecek başka tüzel kişiler yokmuş gibi, belli başlı birkaç holdingler almaktadır.

  • Sıkı Denetim ve Eş Zamanlı Rehabilitasyon Fonu: Maden firmalarının doğayı tahrip edip kaçmasına izin vermeyeceğiz. Her işletmeden alınacak "Rehabilitasyon Güvence Bedeli" bir fonda toplanacak ve işletme esnasında doğaya kazandırma çalışmaları devlet eliyle ve şirket bütçesiyle eş zamanlı denetlenecektir.

  • Sıfır Kaza ve İnsan Odaklı Mevzuat: İş sağlığı ve güvenliği yasalarını uluslararası en yüksek standartlara getireceğiz. Can güvenliğini sağlayamayan hiçbir işletmenin bir gün dahi çalışmasına müsaade etmeyeceğiz.

  • Yerel Kalkınma Payı: Çıkarılan madenin gelirinin önemli bir kısmını, doğrudan o madenin çıktığı bölgenin altyapı, eğitim, sağlık ve istihdam projelerinde kullanılmak üzere yerel yönetimlere aktaracağız. Yerel halkı madenin ortağı ve koruyucusu haline getireceğiz.

Biz madenlerimizden de vazgeçmeyeceğiz, doğamızdan ve insanımızdan da. Türkiye'nin yeraltı kaynakları, sömürü düzeninin dişlileri arasında ezilmek için değil; devlet aklıyla yönetilen, çevreye saygılı, adil paylaşılan ve tam bağımsız üreten güçlü bir Türkiye'yi inşa etmek içindir! Bunun için bütün gücümüzle mücadele etmeye devam edeceğiz.

Fetullah TORTUMLU
Maden Mühendisi

Kaynak: Haber Merkezi